1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>


TÜRKİYE AVRUPA VAKFI 2009 YILI ÇALIŞMALARI VE 2010 ÇALIŞMA PROGRAMI

PDF Yazdır E-posta

TÜRKİYE AVRUPA VAKFI

2009 Yılı Çalışmaları ve 2010 Yılı Çalışma Programı

1. Katılım müzakereleri başladıktan sonra belli bir durgunluk dönemi yaşanan Türkiye- AB ilişkilerinde bir yılı daha geride bırakmış bulunuyoruz. 2009 yılına girerken bu alanda yeni düzenlemeler yapıldığı ve önlemler alınarak uygulama yoluna gidildiği için, yeni dönemde müzakere sürecinde ilerleme olabileceği beklentisi oluşmuştu. Ne var ki, bu beklenti gerçekleşmedi ve geride bıraktığımız 2009 yılı da müzakere sürecindeki durgunluk ve belirsizliğin devam ettiği bir yıl oldu. O nedenle, geçen yıl içinde neler yaptık ve yeni yılda neler yapmayı düşünüyoruz konusunu ele almadan önce, Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz ve özellikle müzakere sürecinin bugünkü durumuyla ilgili görüş ve düşüncelerimizi paylaşmak istiyoruz.

2. Bilindiği gibi, başından bu yana inişli çıkışlı bir ortamda gelişen Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde, 1987 yılında yapılan adaylık başvurusundan sonra, 1999 yılı Kasım ayındaki Helsinki zirvesinde adaylığımızın kabul edilmesi üzerine, uygulanmaya başlanan Ulusal Program’ın ardından, 2004 yılı Aralık ayında katılım müzakerelerinin başlanmasına karar verildiği ve 3 Ekim 2005 tarihinde müzakereler başlandığı zaman bu sonuç ilgili çevrelerde üyelik gerçekleşti gibi algılanmış ve kutlanmıştı. Daha önceki müzakerelerde adaylığı kabul edilen tüm ülkeler, altı ila sekiz yıl süren bir müzakere sürecinin ardından tam üye olarak AB içinde yer aldıkları için bu anlayış o zaman yadırganmamış bulunuyordu. Oysa, Türkiye örneğinde durum önceki katılım müzakerelerinden oldukça farklıydı ve Türkiye’nin tam üyeliği konusunda üye ülkeler arasında tam bir görüş birliği oluşmadığı için müzakerelerin sonunun açık olduğu kabul edilmişti. İyimser çevrelerde o zaman çok önemli görülmeyen bu koşul aslında müzakere sürecinde önemli bir engel olabilecek nitelikteydi. Nitekim, daha müzakerelerin ilk yılında, genişleme çerçevesinde AB’ye katılan üyelere Ek Protokol uygulama yoluna gidilirken, Kıbrıs sorununun çözümlenmemiş olması nedeniyle, Güney Kıbrıs yönetiminin bu uygulamanın dışında bırakılması nedeniyle, Aralık 2006’daki AB Dışişleri Bakanları Konseyi’nde, 8 önemli başlığın müzakeresinin askıya alınması ve bundan sonra açılacak başlıkların da ancak geçici olarak kapatılması kabul edildi ki, böylece müzakere süreci daha başlangıçta ipotek altına alınmış oluyordu.  Bir süre sonra,  iktidar değişikliğinin ardından  Almanya tarafından tam üyelik yerine ayrıcalıklı ortaklık söylemi gündeme getirilirken, Fransa da Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra Türkiye’nin Avrupa’nın bir parçası olmadığını ileri sürerek tam üyeliğe karşı çıktı ve beş başlığın müzakeresini veto etti.

Müzakere sürecinde yaşanan olumsuzluklar, bununla da sınırlı kalmadı ve geride bıraktığımız yıl içinde, Ek Protokol uygulamasının başlamaması nedeniyle müzakerelerin tümüyle askıya alınmasını bekleyen Güney Kıbrıs Yönetimi, bu beklentisinin gerçekleşmemesi üzerine bu kez de altı başlığın müzakeresini veto edeceğini açıkladı.

Sonuç olarak, müzakere konusu olan 33 temel başlıktan 19’unun müzakeresi engellendiği gibi,  müzakereye açılan 12 başlıktan da yalnız biri geçici olarak kapatılmış bulunmaktadır ki, buna bakarak bir değerlendirme yapmak gerekirse AB’ye katılmak için yola çıkan Türkiye’nin bu yolculuğunun, bugün bulunduğumuz noktada, daha ne kadar süreceği ve sonunda nereye varılacağı belli olmayan bir yolculuğa dönüştüğünden söz etmek herhalde doğru olur.

Nitekim, geride bıraktığımız yıl içinde yapılan kamuoyu araştırmalarında halkımızın AB’ye bakışının önemli ölçüde değiştiği ve müzakerelere başlama aşamasında AB’ye katılmaktan yana olanların oranı %70’lere kadar çıkmış iken, şimdi bu oranın %50’ler dolayında olduğu görülmektedir. Öte yandan, Eurobarometer tarafından yapılan benzer araştırmalar da, müzakerelerin başlama aşamasında AB ülkelerinde Türkiye’nin üyeliğini olumlu karşılayanların oranının artarak bazı ülkelerde %50’lere ulaşmış iken, geçen yıl içinde bu oranda genellikle düşme süreci yaşandığını ve başından beri bunu kuşkuyla karşılayan ülkelerde ise %20’lerin altına indiğini ortaya koymuştur.

Neden böyle olduğu konusuna gelince, AB’yi bir hristiyan klübü olarak gören muhafazakar çevreler her aşamada Türkiye’nin katılımına karşı çıkarken, Türkiye’nin katılımına olumlu bakan çevrelerin bir bölümü de gündemdeki bazı sorunların öncelikle ele alınıp çözümlenmesini bekledikleri için, müzakere sürecinin kolay geçmeyeceği biliniyordu. O nedenle, müzakereler yürütülürken bir yandan önyargıların aşılması ve Türkiye’nin katılımının AB’ye sağlayacağı katkıların ortaya konması için ilgili tüm çevrelerde her düzeyde girişimlerde bulunulurken, bir yandan da Ulusal Program’da yer alan reform ve yeniden düzenleme çalışmalarının aralıksız sürdürülerek İlerleme Raporları’nda gündeme gelen sorunların aşılması ve o arada Kıbrıs sorununun çözümü için ayrıca çaba harcanması gerekiyordu. Türkiye, müzakere kararı öncesinde siyasi kriterleri yerine getirmek üzere Ulusal Program çerçevesinde, bir dizi reform ve yeniden düzenlemeyi gerçekleştirmiş ve bu iradeye sahip olduğunu kanıtlamıştı. Ancak bu defa, o yıllarda yaşanan genel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimi ve yerel seçimler nedeniyle, bu irade tam olarak oluşmadığı için, müzakere sürecinde öngörülen hedeflere ulaşmak da güçleşmiş bulunuyordu.

2008 yılı sonlarında yapılan düzenlemeler dolayısıyla, yeni yıla olumlu beklentiler içinde girilmişti. Müzakereleri yürütmek üzere bir Devlet Bakanlığı kurulmuş ve Avrupa Birliği Genel Sekreterliği (ABGS) bu bakanlığa bağlanırken, Devlet Bakanı aynı zamanda Baş Müzakereci olarak tayin edilmişti. Ayrıca, yeni bir İletişim Stratejisi hazırlanarak uygulanmaya başlandığı için gündemdeki sorunların aşılması ve müzakere sürecinin hızlanması bekleniyordu. Ne var ki, Avrupa yılı olacağı söylemlerine karşın, 2009 yılı içinde de beklenen gelişme gerçekleşmedi.

Yeni yıla "Yeni Avrupa Birliği Stratejisi" ile girmiş bulunuyoruz. Geçmişte yaşanan sorunları aşmayı ve ileriye dönük beklentileri karşılamayı öngören çok yönlü bu yeni yaklaşımın her alanda müzakere sürecine yeni bir ivme kazandırabilecek düzenlemeleri içerdiği görülmektedir. Ayrıca, Devlet Bakanı ve Baş Müzakereci de, 2010 yılının AB müzakere sürecinde bir açılım yılı olacağını açıklamış bulunuyor. Ancak, müzakerelerde hedef tam üyelik olmakla beraber, bu hedefe ne zaman ulaşılacağı açıkça belirlenmedikçe, geçmişteki tüm müzakerelerin üyelikle sonuçlandığına bakarak, Türkiye örneğinde de aynı sonucu beklemenin gerçekçi bir yaklaşım olmadığını düşünüyoruz.

Başka bir ifadeyle, müzakere sürecinde bugün geldiğimiz noktada, müzakerelerin ne zaman sonuçlanacağı ve tam üyeliğin ne zaman gerçekleşeceği konusunda bir tarih belirlenmesi kaçınılmaz hale gelmiştir. Bilindiği gibi, müzakere kararı alınırken Türkiye’nin katılımına karşı olanlarla, Türkiye’den yana olanlar arasındaki anlaşmazlık nedeniyle,  2014 yılından söz edilmekle beraber, tarih belirlenmesi konusunda bir görüş birliği oluşmamış ve bu karmaşık konuda ileride yeniden değerlendirmek üzere müzakerelerin ucunun açık olduğu kararı alınmıştı. Bu yüzden biraz önce de işaret ettiğimiz gibi, Türkiye AB ilişkilerinin giderek bir çıkmaza girdiğini gören kimi AB çevrelerinde yeni bir yaklaşımın oluşmaya başladığı gözlenmektedir. Türkiye’nin Avrupa’ya ihtiyacı olduğu kadar, Avrupa’nın da Türkiye’ye ihtiyacı olduğu görüşünü savunan bu çevrelerde şimdi, Türkiye’nin 2023 yılında üyeliğinden söz edilirken, Türkiye’de de zaman zaman resmi ağızlarda benzer açıklamaların yankılandığı görülmektedir.

Bugünkü karmaşık ortamda Türkiye Avrupa Vakfı olarak, böyle uzak bir hedefin üyelik amacının özüne ters düştüğünü ve bu yaklaşımın bir süre sonra, konunun hem Türkiye’de, hem de Avrupa’da gündemden düşmesine neden olabileceğini değerlendiriyoruz.

Nitekim, Türkiye ile aynı zamanda müzakerelere başlayan Hırvatistan ile müzakereler tamamlanma aşamasına gelmiş iken, 1963 yılında Ankara Antlaşması ile AT’ye ortak üye olan ve 1996 yılından beri AB ile Gümrük Birliği içinde bulunan Türkiye’nin kamuoyunda bu durum tepki ile karşılanmakta ve “istenmediğimiz yerde biz de yokuz” görüşünün hızla yaygınlaştığı görülmektedir.  O nedenle, "Yeni AB Stratejisi" doğrultusunda müzakerelerin ivme kazanması için çalışmalar yürütülürken, konunun siyasi yönü üzerinde durularak başından beri devlet politikası olarak kabul edilen bu konuda, partiler arası ilişkilerin de bu çerçevede değerlendirilmesi ayrıca önem taşımaktadır.

3. Daha önceki yıllarda olduğu gibi geride bıraktığımız yıl içinde de Vakfımız, etkinlikler düzenlemek ve başka kuruluşlar tarafından düzenlenen etkinliklere katılmak yoluyla, Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerinin geliştirilmesine katkıda bulunma çalışmalarını sürdürmüştür. Bu çerçevede, geçen yıl Aralık ayı içinde Brüksel’de Avrupa Parlamentosu tarafından düzenlenen bir panelden öncelikle söz etmek isteriz. “Seçme ve Seçilme Hakkında 75. Yılında Türk Kadını” paneline konuşmacı olarak katılan arkadaşımız Gülsün Bilgehan, bu anlamlı toplantıda, Türk kadınının bir çok Avrupa ülkesinden önce seçme ve seçilme hakkına sahip olduğunu özellikle vurgulamıştır.  Ayrıca, her yıl olduğu gibi,  geçen yıl içinde de, 9 Mayıs Avrupa günü dolayısıyla Kadir Has Üniversitesi ile birlikte bir panel düzenlenmiş ve Kıbrıs’tan gelen yöneticilerin katıldığı bu toplantıda bu kez, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana ekonomik durumu ele alınarak değerlendirilmiştir.

Bunun yanında, Avrupa Birliği’nin eğitim alanında önde gelen kuruluşu olan College of Europe’u tanıtmak amacıyla Yıldız Üniversitesi’nde ortak bir toplantı düzenledik. Öte yandan, İstanbul Valiliği ve Belediye Başkanlığı tarafından, AB İletişim Stratejisi çerçevesinde düzenlenen koordinasyon toplantılarına temsilci olarak katılmayı sürdürdüğümüz gibi, İstanbul Radyosu’nda yayımlanan aylık “AB Saati” programlarında da konuşmacı olarak yer aldık. Avrupa Birliği Genel Sekreterliği (ABGS) tarafından Ekim ayı sonunda Ankara’da düzenlenen “AB İletişim Stratejisi Taslağı” hakkındaki toplantıda Vakfımızı, arkadaşlarımız Gülsün Bilgehan ve İstemi Parman temsil ettiler.  Kasım ayı sonlarında Heinrich Böll Vakfı tarafından düzenlenen “Türkiye Siyasetinde Ordunun Rolü” isimli toplantıya da arkadaşımız Numan Esin katılırken, aynı ay içinde Bilgi Üniversitesi’nce düzenlenen “AB’de Yönetişim: Avrupa’da Yeni bir Dönemin Sorunları” toplantısına da arkadaşımız Emre Gür katılmıştır.

Yıl içinde proje çalışmaları çerçevesinde, Kadın İstihdamının Artırılması projesi için Mavi Hilal Vakfı ile, Gençlik İstihdamının Geliştirilmesi projesi için de Diyarbakır Valiliği ile ortak başvuruda bulunduk. Bu konularda Merkezi Finans ve İhale Birimi'nin alacağı karar beklenmektedir.

İlgili Bulgaristan kuruluşu ile birlikte yürüttüğümüz ve finansmanı Anna Lindh Vakfı tarafından sağlanan, “Çok kültürlü ortamlarda eğitim” konulu projenin uygulaması da devam etmektedir.

Yeni yıl içinde bu projeler üzerindeki çalışmaları sürdürürken yeni açılımları da yakından izlemeye çalışacağız.  Kadro ve kaynak yetersizliği, bu konularda elde ettiğimiz sonuçların sınırlı kalmasına neden olmuştur. Yıl içindeki çalışmalarda bunu da ayrıca değerlendirmemiz gerekmektedir.

Bilindiği gibi Vakfımızın Web sitesi, başından beri Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerine ilgi duyan kişi ve kuruluşların yakından izlediği bilgi merkezlerinden biri olmuştur. Web sitemizi günün koşulları çerçevesinde geliştirme çalışmalarında son aşamaya gelmiş bulunuyoruz. Türkçe yanında, başka dillere de yer vermek için ABGS Sivil Toplum Diyalogu projesi çerçevesinde, geçen yıl içinde yapmış olduğumuz müracaat olumlu sonuçlanmıştır, web sitemizde bundan böyle Türkçe yanında İngilizce, Fransızca ve Almanca da yer alacaktır.

Vakfımızın eğitim alanındaki çalışmalarında, son yıllarda önemli gelişme görülmektedir. Bilindiği gibi, 2005 yılında College of Europe ile imzaladığımız bir anlaşma ile College’de eğitim görecek Türk adayların birlikte belirlenmesi kararlaştırılmıştı. O tarihten bu yana, bu çerçevede belirlenen 16 öğrencinin eğitimi gerçekleşmiş bulunuyor.

Öte yandan çeşitli üniversitelerden staj yapmak üzere Vakfımıza başvuran öğrencilerin sayısı da giderek artmıştır. 2008 yılında bu amaçla 10 kişi Vakfımıza başvururken, 2009 yılında ise 18 öğrenci Vakfımıza staj başvurusunda bulunmuştur. Yeni yılda da başvurular devam etmektedir.

Vakfımızın çalışmalarını bu şekilde özetle açıkladıktan sonra, önemli gördüğümüz bir konuya burada bir kez daha değinmek istiyoruz. Bundan önceki bölümde de işaret ettiğimiz gibi, Yeni Avrupa Birliği Stratejisinin uygulanması ile birlikte, uzun zamandan beri durgunluk ve belirsizlik yaşanan müzakere sürecinin ivme kazanacağına içtenlikle inanmakla birlikte, Eylem Planı çerçevesinde üyelik hedefi için bir tarih tespit edilerek bu hedefe odaklanma sağlanmadığı takdirde, gerekli ortam oluşmadığı için, bugün yaşanan belirsizliğin sürmesi ve bu yüzden de konunun giderek Türkiye’de ve AB’nde gündemden düşmesi gibi bir sonucun meydana gelmesinden ciddi olarak kaygı duyulmaktadır. O nedenle, Vakıf Senedinde açıkça belirtildiği gibi, Avrupa Birliği üyeliğini Cumhuriyetin çağdaşlaşma projesi olarak kabul eden ve Türkiye’nin Avrupa’ya ihtiyacı olduğu kadar Avrupa’nın da Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu savunan Türkiye Avrupa Vakfı olarak, yıl içindeki gelişmeleri yakından izleyerek ilgili kuruluşlarla da temas ettikten sonra, bu konuda bir platform oluşturma konusunu değerlendirme yoluna gitmeyi düşünüyoruz.

Saygılarımızla arz ederiz.

 

TÜRKİYE AVRUPA VAKFI

Yönetim Kurulu

03.03.2010

Bu içerik 2602 kere okunmuştur
 

Üye Alanı



Anketler

Türkiye Avrupa Birliği'ne Tam Üye olur mu ?

 

 

 


  Neticeler

E-Mail Bülteni