Cameron'un Türkiye temasları dünya basınında yankılanmaya devam ediyor...
Cameron'ın Türkiye ile çıkışı tartışılmaya devam ediyor
İngiltere Başbakanı David Cameron’ın sözleri İngiltere’de gündemi meşgul etmeye devam ediyor. Türkiye’ye gösterdiği yakınlık ve İsrail’i eleştiren sözleriyle Avrupa ve dünya basınından büyük eleştirilere maruz kalan Cameron için, İngiliz gazeteleri çeşitli yorumlarda bulundu.
Türkiye’nin AB üyeliğini savunan David Cameron’ın Ankara’da sarf ettiği sözler, çeşitli gazete ve basın kuruluşlarınca değerlendirildi.
Guardian gazetesi başyazısı: Cameron’ın çabası Türkiye’nin AB’ye girme çabalarını sürdürmeye çalışıyor
“Konu sadece Türkiye’nin hızla büyüyen bir ekonomisi ya da genç bir işgücüne sahip olması değil. Sebep, birbiri ardına başarısız olan ve tıkanan ABD ve AB politikalarının ardından, gerçekten yardıma ihtiyaç duymamız.”
“Bu yakınlık girişimi, Türkiye’deki sivil haklar ile Avrupa normları arasında meydana gelen boşluğun ya da seçime yaklaşan AK Parti’nin içinde bulunduğu siyasi kargaşanın üzerini örtmek için yapılan bir şey değil.
“Benzer şekilde Cameron’ın konumundaki çelişkileri minimum seviyeye indirmeye de çalışmıyoruz. Söz konusu çelişki önce Türkiye’nin üyeliğini övüp, ardından milyonlarca Türk kapımıza dayandığı zaman korkuyla geri adım atabilecek olmamız. Ancak bunlardan hiçbiri Ortadoğu’dan Kafkaslara ve Orta Asya’ya kadar laik ve çoğunluğu Müslüman bir köprü kurmanın değerini azaltmıyor.”
Economist: Cameron’ın konuşmasında ettiği sözler samimi değil
“Cameron, Türkiye’nin AB’nin dışında bırakılmasından dolayı şu an “öfkeli” olmayan İngiliz seçmenin temsilcisi. Birçok İngiliz seçmen Türkiye’nin AB üyeliğine yönelik umutlarından haberdar değil. İngiltere’de iktidara gelen hükümetler Polonya, İspanya veya İsveç gibi Türkiye’nin de üyeliğini savundu. Ancak İngiliz kamuoyu bu konuda ılımlı olmaktan çok uzak bir görünüm sergiliyor.”
“AB Türkiye’nin üyeliğiyle ilgili kamuoyunun görüşünü almak konusunda endişeli. 2006’da Avrupa Komisyonu'nun yaptığı Eurobarometer kamuoyu yoklaması, sadece İsveç’te Türkiye’nin üyeliğini destekleyenlerin karşı çıkanlardan fazla olduğunu ortaya koydu. İngiltere'de ise evet diyenler yüzde 30 iken, hayır diyenler yüzde 52’ydi.”
Cameron Abadi, Foreign Policy: Cameron Almanya ve Fransa’yı bir kenara itiyor
“Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve Almanya Başbakanı Angela Merkel Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemiyor. Onlar kutuplaşmış olanlar mı, yoksa önyargılı mı yaklaşıyorlar? Belki de her ikisi de ulusal çıkarları ön plana çıkarıyordur? Ancak aynı şey İngiltere içinde geçerli olabilir.”
“Sadece ismi öne çıkararak, bu tür gergin durumlarda çok az şey elde edebilir. Ve bunu kesin ve kolay göstermeye çalışmak, girişimi hor görmekten başka bir şey değil. Türkler bunu tabi ki biliyor. Belki de Cameron Ankara’da alkış toplamanın Berlin ve Fransa’da küçümsenme riskine değeceğini düşündü. Ancak ben yaptığının sadece bu iki ülkede değil tüm çevrelerde güvenilirliğini sarsmış olabileceğini düşünüyorum.”
Charlotte Bettley, Telegraph: Türkiye’nin AB üyeliği Batı’nın güvenliği için kazanç olabilir
“Her iki tarafla iyi ilişkileri olan bir ülke için, Ankara İran ile yapılacak müzakerelerde kullanışlı olabilir. Türkiye sadece ılımlı bir Müslüman ülkenin ödüllendirilmesi adına üyeliğe kabul edilmemeli. Bu doğru yönlendirme ve reformlarla yapılmalı. Ankara’nın üyeliği Batı’nın güvenliğini sağlaması açısından paha biçilmez bir kazanç olabilir.”
Avrupa Parlamentosu'nun muhafazakâr üyesi Daniel Hannan, Telegraph: David Cameron’ın hamlesi Muhafazakâr karşıtı değildi
“Cameron’ın Ankara’nın AB üyeliğini savunmasının arkasındaki sebepler oldukça muhafazakâr bir yaklaşımı temsil ediyordu. Türkiye, Avrupa’yı Bolşeviklere karşı üç nesil boyunca korudu. Bir gün Ankara'dan aynı şeyi cihatçılara karşı yapması istenebilir.”
“Bu şartlar altında, Cameron Türkiye’nin müttefikleri tarafından nankörce bir muameleye maruz kaldığını düşünüyor. Bence Cameron haklı. AB’nin Türkiye’ye karşı benimsediği tavır bir gün önemli bir hata olarak yorumlanacak.”
“Avrupalı bürokratlar en başında Türkiye’nin tam üyeliği için bir ihtimal olmadığını söylemek yerine müzakere masasına oturup alternatif bir ortaklık sunsalardı, Ankara yaşadığı hayal kırıklığını yutardı.”
Trevor Kavanagh, The Sun: Cameron’ın Türkiye’yi desteklemesi için gözlerine bant çekmesi lazım
“David Cameron Türkiye’nin AB’ye üyeliğinin oluşturacağı olumsuz sonuçları göz ardı ederek Ankara’yı destekleyebilir. Türkiye Yunanistan ile Kıbrıs konusunda yaşadığı sorunu çözmeden AB’ye üye olamaz. Yunanistan’ın ekonomik kurtuluşu Almanya’ya bağlı. Kısaca, Almanya Yunanistan’ın iplerini çektiği sürece Türkiye’nin AB’nin 28’inci üyesi olabilmesi için ümit yok.”
Hürriyet, 29.07.2010
THE TIMES: MUHALİF YA DA DÜŞMAN, TÜRKİYE AVRUPA'NIN İÇİNDE OLMALI
--AB Havucu Eskisi Kadar Lezzetli Görünmüyor
Ancak Ankara'nın Bu Havucu Alması Herkesin Menfaatine Hizmet Edecek--
Kocaman, tazecik ve sulu bir havuç. Hadi Türkiye, oyununu güzelce oyna, AB sübvansiyonlarıyla yetişmiş bu harika havuç senin olsun. Ama önce şu çarşafı indir, yüzünü aç. Sakallarını tıraş et ve havuca daha da yaklaş. Bu şikâyet ne demek, sen yaklaştıkça biz havucu çekiyormuşuz.
David Cameron bu haftaki Ankara ziyaretinde, havuç meselesinde ciddi adımlar atmaya söz verdi ve Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkanları eleştirdi. Cameron, Türkiye'nin üyeliğinin, "ekonomimiz, güvenliğimiz ve diplomasimiz için çok önemli olduğunu" vurguladı. Bunun muhalefetin İslamiyeti tam olarak anlayamamaktan kaynaklandığını söyledi.
Bir engelden söz eden Cameron, bunun da Türkiye'nin AB'ye girmesinden sonra İngiltere'ye göç edecekler üzerine geçici bir sınırlama getirilerek çözümlenebileceğini ifade etti. Tabii ki Cameron'un kendi ülkesindeki dinleyicileri, Türkiye'nin insan hakları konusundaki sicili, Kuzey Kıbrıs'ı işgali, Kürt toplumuna kötü muamelesi ya da yavaş yavaş laiklikten uzaklaşmasından ziyade, Boğaziçi'nden gelecek Müslüman göçmenlerin sayısıyla ilgileniyor.
Bunlar büyük ve çözümü zor sorunlar ama her halükârda Cameron, Türkiye'nin üyeliğini desteklemekte haklı.
Uluslararası ilişkiler konusunda iki ayrı yaklaşım vardır: Gerçekçi ve liberal. Gerçekçiler, hükûmetlerin tamamen kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini, liberaller ise uluslararası ilişkilerde iş birliğine yer olduğunu savunurlar.
AB, sınırlar ötesi kardeşliğin zaferi. AB, muhalif olmaktansa dost olmayı ekonomik açıdan daha avantajlı hâle sokarak, birbirimizin topraklarını işgal etmeyi engellemenin akıllı bir yolu. Zira, birbirimizin düşmanı yerine birlikte çalışmak zorunda olan muhalifi olgusu ekonomik açıdan daha avantajlı.
Benzer dinamik, Türkiye için de geçerli. Türkiye'nin üyeliği, görüntüde ılımlı, laik ve Hristiyan devletlerin; ılımlı, İslamcı ve görüntüde laik bir devlete dostluk elini uzatması olarak görülebilir. Hatta, Doğu ve Batı arasındaki yakınlığı artırmak ve pek önemi olmayan din farkını ortadan kaldırmak için Türkiye ile daha yakın ilişki kurup bunu kullanabiliriz.
Ya da bunun seçeneği olarak, İslam'ı Batı değerlerinin ezeli düşmanı olarak görebiliriz. Bugünkü dinî çatışmayı Haç ile Hilal arasındaki yüzyıllardır süren savaşın devamı olarak algılayabiliriz.
Bu yolu seçseniz dahi, Türkiye'nin AB üyeliği gerekli yanıt olacaktır. Hoşunuza gitse de gitmese de AB, serbest ticaret ve refahın paylaşımının barışı korumada inanılmayacak ölçüde etkin olduğunu kanıtlıyor.
Türkiye ile yakın kardeşlik bağları kurmamız, Avrupa'nın İslam dünyasının geri kalan bölümü ile ilişkilerinde de yardımcı olacaktır.
KURIER:TÜRKİYE'NİN AB'YE KATILIMINA KARŞI BİR SOĞUK, BİR SICAK
--Ankara, AB Ülkelerinden Gelen Farklı Sinyalleri
Soğukkanlılıkla İzliyor ve Kendi Gücünü İnşa Etmeyi Sürdürüyor--
Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle'nin Ankara'da bir randevusu vardı; dudağında da hep aynı mesaj: "Türkiye, Avrupa Birliği'ne katılacak olgunlukta değil." Gerçi Almanya Dışişleri Bakanı kısa süre öncesinde "global durumun dramatik şekilde değiştiğinin" altını çizmiş ve Türkiye'nin bölgesel güç olarak yeni rolüne işaret etmişti, ama Berlin, 75 milyonluk ülkeyi Birliğe kabul etmeye sıcak bakmıyor. Standart argümanlar, ülkenin fazla büyük olduğu ve kültürel açıdan Avrupa'ya fazla yakın olmadığı yönünde.
İngiltere Başbakanı David Cameron ise bir gün önce Ankara'da bunun tam aksine Türkiye'nin AB'ye katılımının ateşli savunucusu olarak ortaya çıktı ve Türkiye'nin attığı adımların baltalanmasına "kızdığını" söyledi. Bu, hasmının nasırına basan, iğneleyici ve alaycı bir ifade. Cameron'un ana argümanları, Türkiye'nin İslam dünyasına uzanan bir köprü olduğu ve ülkenin jeostratejik konumunun Avrupa Birliği'ne kazanç getireceği şeklinde.
AB ile yürütülen katılım müzakerelerinde, 35 başlıktan 13'ü görüşülüyor. 18 başlık, 1974'ten beri Rumlarla Türkler arasında bölüşülmüş durumdaki Kıbrıs konusunda sürüp giden anlaşmazlık nedeniyle bloke ediliyor.
Ankara hükûmeti, ağır ilerleyen sürece ve inatçı önyargılara rağmen soğukkanlı görünüyor. Bu soğukkanlılık, ülkenin yeni kazandığı güçten kaynaklanan bir pozisyonun sonucu. Siyaset bilimci Hüseyin Bağcı, "Türkiye, bölgenin belirleyici faktörü hâline geldi. Dış politika ve ekonomide çapı epey genişledi." diyor ve AB ülkelerinin ancak hayal edebileceği, 2010'un ilk çeyreğinde yüzde 12'ye yaklaşan ekonomik büyümeye dikkat çekiyor.
--Yeni Gerçeklikler--
Bağcı, "Ankara artık ne pahasına olursa olsun AB'ye girme fikrinden uzaklaştı. Kervanın yönü, artık sadece Batı değil." diye ekliyor. Bazı AB devletlerinin bu yeni durumu henüz idrak edemediğini ve "imtiyazlı ortaklıkta" diretmeyi sürdürdüklerini dile getiren Bağcı, "Fakat bu yaklaşım artık ömrünü doldurdu." diyor.
Siyaset bilimci Hüseyin Bağcı, Türkiye'nin yakınlaşma sürecinde başarısızlığa uğraması durumunda (bazıları müzakerelerin yıl sonuna kadar kopacağı tahmininde bulunuyor), ABD Başkanı Obama'nın uyardığı gibi Doğu'ya daha ciddi şekilde yönelebileceğine inanmadığını şu sözlerle dile getiriyor: "Türkiye bulunduğu yerde kalacaktır, çünkü ülkenin Batı'ya, ABD ve AB'ye ihtiyacı ama aynı zamanda Doğu'da da çıkarları var."
CORRIERE DELLA SERA:CAMERON AVRUPALI TÜRKİYE AÇILIMINDA BULUNURSA
Başbakan David Cameron, Orta Doğu'nun anahtar ülkelerinden biri olan Türkiye için Avrupa'nın kapısının hâlâ açık olduğunu söylemek amacıyla, geçtiğimiz günlerde Türkiye'nin Avrupalı en iyi arkadaşı olarak Ankara'da kendisini gösterdi... Başbakan Erdoğan'ın, Birliğe kabul edilme fikri ve bunun için yapılması gerekenler için duyduğu istek her geçen gün daha da azalıyor ve Avrupa'nın büyük liderlerinin, Ankara'nın 27 üyeli topluluğa tam üye olarak girmesi konusundaki tavırları daha da katılaşmış durumda... İngiltere Başbakanı, Barack Obama ile uzunca bir görüşme yaptıktan birkaç gün sonra bir yolculuk yaptı ve açılımda bulundu. Londra ile Washington arasındaki özel ilişki, bu çerçevede işliyor.Nitekim Amerikan yönetimi de alarmda. Haziran ayının başında Savunma Bakanı Robert Gates, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin bozulmasından endişe duyduğunu kamuoyuna açıkladı ve Avrupa'nın, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğini reddetmesinin Türkiye'yi "Doğu"ya doğru itebileceğini savundu. Aylardır Amerika'da " Ankara'yı Kim kaybetti?" tartışması yapılıyor. Türkiye, İslam dünyasında yeni ve büyük bir role sahip olma cazibesine kapılarak tek başına kayboldu mu yoksa onu eşit ortak olarak istemeyen ama en fazla Avrupa'da imtiyazlı ortaklık (Ankara bunu şiddetle reddediyor) tanıyabileceklerini belirten Berlin ve Paris aracılığıyla dışarı mı atıldı? Türkiye konusu, dünya diplomasisinin endişe odağı durumunda. NATO'lu müttefik, coğrafi bakımdan stratejik bir konumda yer alan ve büyük gelişme içinde olan ekonomisiyle Avrupa'da göze çarpan büyük bir ülke durumunda. Cameron, Erdoğan'ın nükleer çalışmaları konusunda İran'ın tavrına açık olduğunu göstermesini ve BM'de İran'a yönelik yaptırımlara karşı oy kullanmasını kibar bir şekilde eleştirdi. "Avrupa Birliği'ne üyeliğe doğru ilerleyişinizin düş kırıklığına uğratılması beni sinirlendiriyor." diye belirtti. Ve İsrail'i, Gazze Şeridi'ni "açık cezaevine" dönüştürmesi nedeniyle eleştirdi.
Paris ve Berlin, her geçen gün Türkiye'nin AB'ye tam katılımına karşıtlıklarını artırıyorlar. Bu tavırları, müzakerelerin kötü gitmesinden değil; Türkiye'nin insan haklarına uymaması ya da Avrupa standartlarına uygun yasalara sahip olmamasından kaynaklanıyor. Mali krizin akabinde, Nicolas Sarkozy ve Angela Merkel önceye nazaran Avrupa'nın çok fazla genişlediğinden ve Türkiye'nin katılımının, Avrupa projelerinin üzerine "mezar taşı" dikeceğinden oldukça eminler. Fransa Cumhurbaşkanı, Ankara'nın Avrupa üyeliğine başından beri karşı ve bu konuda gerekirse bir referanduma gidileceği sözünü verdi. (Anketlere göre Fransızlar Türkiye'nin katılımına şiddetle karşı çıkıyor.) Alman Şansölye de daima karşı idi ama son dönemde tavrı daha da sertleşti. Alman diplomasisinin arkasında hareket ettiği sis perdesi sıkça tekrarlanan bir sözden oluşuyor: "Pacta sunt servanda" ("Ahde Vefa"). Anlaşmalara uyulmalıdır. Söz konusu pakt Brüksel ile Ankara arasında yapılan müzakereler ve bunlar, teoride 2015 yılından sonra AB'yi genişlemeye götürecektir. Aslında, Frau Merkel ve danışmanları kamuoyu önünde söylemeseler de, katılım barajını sınırsız olarak yükseltiler. Onlara göre, Avrupa'ya girmek için Ankara'nın demokrasi, yasalara uygunluk ve ekonomik özgürlük ölçütlerine uyması artık yeterli değil. Onlar için sorun, Türkiye'nin AB'ninkinden farklı bir dil konuşan; farklı siyasi ve jeopolitik mantığa sahip; Avrupalıların önem verdiği "soft-power"ı hedeflemeyen ve bununla beraber uluslararası dengelerde güce dayanan daha geleneksel bir fikre sahip bir ülke olması...
Paris ve Berlin Türkiye'yi üye yapmayı öneren açık ve uluslararası mantık ile Avrupa Birliği içindeki dengeleri sağlamlaştırmayı savunan mantık arasında bir seçim yapılması seçenekleri arasından, ikinci seçeneği tercih etmektedir. Şayet Ankara daha az Batı yanlısı olduğu için jeo-stratejik sorunlar çıkarsa, çözmek ABD'nin sorunu olacaktır (ve dolayısıyla Avrupa, Vaşington'u eleştirmeye hazır olacaktır.) Cameron, doğrusunu yapmıştır. Türkiye'nin AB'ye katılımının daima lehinde olan İtalya ise sesini daha çok duyurmalıdır. Paris ve Berlin her zaman Avrupa'ya iyilikte bulunmamaktadır.
WASHINGTON TIMES:TÜRKİYE YÖNÜNÜ DOĞU'YA ÇEVİRİRKEN AB ÜYELİĞİ İÇİN DESTEK ALIYOR
Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle çarşamba günü İstanbul'da yaptığı açıklamada, Türkiye'nin "yönünün Avrupa'ya dönük" olduğunu belirterek, Türkiye'nin duraklayan AB üyeliğine destek verir gibi göründü.
İngiltere Başbakanı David Cameron'un başkent Ankara'da, Türkiye'nin AB'deki konumu için "mücadele etmeye" hazır olduğunu söylemesinden bir gün sonra Westerwelle açıklama yaptı. Avrupalı liderlerin yorumları, yaklaşık 78 milyon nüfusa sahip Müslüman bu ülkenin AB üyeliği konusunda uzun süredir devam eden tartışmalara yeni bir ışık tuttu.
Son dönemlerde gerçekleşme olasılığı azalan Türkiye'nin AB üyeliği, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve lideri olduğu Adalet ve Kalkınma Partisinin 2002 seçimlerinde iktidara gelmesinden bu yana öncelik verdiği bir konuydu.
Ancak bu girişim, yıllardır duraklamakta; Erdoğan ve diğer üst düzey Türk yetkililer Doğu'ya yönelik dış politika eğilimleriyle son zamanlarda Batı'da ve özellikle NATO müttefikleri arasında kuşku uyandırmaya başladı. Ankara, İsrail ile uzun bir süredir var olan ittifakının yerine Orta Doğu'daki Suriye ve İran gibi diğer ülkelerle daha sıcak ilişkiler kurmaya yöneldi.
Türkiye geçen ay BM Güvenlik Konseyi üyeleri arasında İran'ın yasa dışı nükleer programına karşı uygulanması öngörülen yeni yaptırımlara ret oyu veren sadece iki üyeden biriydi. Nisan ayında da Suriye ile askerî bir tatbikat yapılmıştı.
Bu arada, Türkiye-İsrail ilişkileri, Gazze ablukasını delmeye çalışan bir filoya, İsrail'in müdahalesiyle çıkan arbedede dokuz Türk vatandaşının ölmesinden sonra geçen iki ayın ardından hâlen kopma noktasında bulunuyor. Can kaybının yaşandığı Mavi Marmara gemisi, AK Parti bağlantılı İslamcı bir sivil toplum örgütü tarafından desteklenmişti.
Her ne kadar ilk etapta Erdoğan'ın yaşananlara karşı ülke içinde halkı galeyana getirerek siyasi destek aldığı düşünüldüyse de Erdoğan'ın ileri gittiği yönünde gittikçe artan görüşler belirmeye başladı.
Dış İlişkiler Konseyi Orta Doğu Araştırmaları bölümü kıdemli araştırmacı Steven Cook şunları söyledi: "Bazıları AK Partinin dış politikada biraz fazla ileri gittiğini düşünüyor. Bahsettiğim bu kesim aşırı milliyetçi laik değil, daha da önemlisi böyle düşünenler İslamcı veya militan milliyetçi laik olmayan, ‘orta’ veya ‘ılımlı’ bir kesim. Bu insanlar 2002 yılında AK Partiye Türkiye'nin gerileyen ekonomisinden dolayı ve 2007 yılında da ekonominin düzelmesi nedeniyle oy vermişti. Ayrıca 2003 ve 2004 yıllarında yapılan AB reformlarından da hoşnutlardı. Ancak şimdi Türkiye'nin dış politikasındaki genel gidişattan memnun değiller ve AK Partinin dış politikayla ilgili eylemlerini sorguluyorlar."
Cook ayrıca Türkiye'nin iki haneli rakamlara ulaşan işsizlik oranının gelişen ekonomiye rağmen AK Partinin konumuna zarar verdiğini dile getirdi.
Türkiye'de çarşamba günü açıklanan bir kamuoyu yoklamasına göre, Erdoğan zor durumda görünüyor. Eğer ülkede 2011 yılında yapılması planlanan seçimler bugün yapılmış olsaydı Erdoğan'ın İslamcı partisi, Cumhuriyet Halk Partisinin yüzde 33,5'lik oranına karşılık oyların sadece yüzde 31,1'ini alabilecekti.
CHP mayıs ayında yönetime gelen Kemal Kılıçdaroğlu'nun yeni liderliği altında canlanmaya başladı.
AK Parti sempatizanı bir Türk düşünce kuruluşu olan SETA Vakfının Washington Direktörü Nuh Yılmaz, "Kılıçdaroğlu CHP'nin orta sol seçmenini harekete geçirdi ancak bu zafer için yeterli değil. Dinî özgürlükler, demokratik reformlar ve ordunun sivil yönetimi konularında muhafazakâr kesime hitap edebilirse, kazanma şansı olabilir." dedi.
Erdoğan'dan kuşkulanan Batılıların, Türkiye'de geciken seçimlerin bir yıl öncesinde verilen bu rakamlara fazla güvenmemelerini öneren Cook, "İnsanlar CHP'nin her derde deva olmadığını hatırlamalı. CHP geçtiğimiz son on yıl içerisinde şiddetle anti-Amerikan, anti-AB, anti-İsrail ve anti-küreselleşme politikası gütmüştür." dedi.
NAŞ MİR (Kazakistan gazetesi Rusça): İNGİLTERE: TÜRKİYE AVRUPA BİRLİĞİ'NE KATILMALIDIR
İngiltere Başbakanı David Camreon, Ankara'ya resmî bir ziyaret gerçekleştirdi. Görüşmelerin ana konusu Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılması oldu.
David Cameron, "Ankara ile Brüksel arasında yol inşa etmeyi" vaat etti. Ayrıca, son 50 yıldır Türk dış siyasetinin ana hedefi olan Avrupa Birliği'ne girme çabası doğrultusunda "mücadele" vereceğini vaat etti. İngiltere Başbakanının düşüncesine göre; Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesine karşı olanlar, "İslam ile ilgili korkulara ağırlık veriyor."
David Cameron konuyla ilgili görüşlerini, "Bu insanlar gerçek İslam ile ayrımcıların sapık versiyonu arasındaki farkı görmüyor. Onlar, İslamın onların dini, toplumu ve kültürleri ile uyuşmadığını düşünüyor. Ben onlarla mücadelede ön cephede bulunacağım" şeklinde açıkladı.
Cameron, Türkiye'yi "ekonomik tehdit" olarak görenleri de "korumacı" olarak niteledi.
İngiliz Başbakanın açıklamaları Avrupa Birliği'nin iki büyük üyesi olan Almanya ve Fransa'nın konumlarına ve lideri olduğu muhafazakâr partisinin görüşlerine aykırı. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılmasına karşı çıkanlar, sadece dini ve sosyal sorunların sözkonusu olmadığını belirtiyorlar.
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılması büyük demografik değişikliklere yol açacak. Ülkenin şimdiki nüfusu 72 milyon ve halkın üçte ikisi 35 yaşın altında. Türkiye'nin nüfusu 2020'de Avrupa Birliği'nin en büyük ülkesi olan Almanya'nın nüfusunu geçecek.
Cameron'un girişimleri sadece Türkiye ile sınırlı değil. İngiliz Başbakan, Hindistan'la da "özel ilişkiler"e dönük bir anlaşma imzalamak üzere hafta sonunda bu ülkeye gidecek.
FINANCIAL TIMES:CAMERON'IN YÜZÜNÜ DOĞU'YA DÖNDÜĞÜ DALKAVUKÇA VE YANLIŞ ADIMLARI
David Cameron'ın doğu seyahatinin çok da faydalı sonuçları olmadı. Hindistan'ı ziyaret eden İngiltere Başbakanı, toplantıyı iptal eden Kongre Partisinin Başkanı Sonis Gandhi tarafından görmezden gelindi. Cameron aynı zamanda her iki tarafa da meyillendiği için kınadığı Pakistan'ı kızdırdı.
Cameron'ın Türkiye'deki konuşması sırasında Gazze'yi "esir kampına" benzetmesi bir dil sürçmesinden öteydi. Bu görüşe çoğu Avrupalı karşı çıkmaz ama ABD Başkanı Barack Obama'nın ya da herhangi bir kongre üyesinin dudaklarından asla böyle birşey duyulmaz. Bu bir tutum değişikliğine mi işaret ediyor? Belli değil. Ancak bu sözleri Ankara yerine Washington ya da Kudüs'te söylemiş olsa bu tam bir yiğitlik olurdu.
Cameron Türkiye'nin AB'ye katılımına güçlü desteğini dile getirdiğinde kendini sevdirmeye çalışan birisi gibiydi. Bu boş bir söylemdi. Cameron bilmelidir ki Türkiye öngörülebilir bir gelecekte AB'ye katılmayacaktır. Bu sözleri, Türkiye'nin Birliğe katılımına muhalefetleri göz önüne alındığında Berlin'de ya da Paris'te, Angela Merkel veya Nicolas Sarkozy'e söylemek yine bir yiğitlik olur.
Yeni bir dış politika şekillendirmek koalisyonun amaçlarının ötesinde. Cameron bir dahaki yurtdışı gezilerinde "atlamadan önce önüne bak" deyişini hatırlamalıdır ve konuşmadan önce düşünmelidir.
THE GLOBE AND MAIL:DAVID CAMERON'IN CESARETLİ KONUŞMASI BÖLGEYE ÖZEL BİR KONUŞMAYDI
İngiltere'nin yeni Başbakanı David Cameron dünyaya umut vadediyor ancak bu haftaki samimi sözlerini yanlış yerlerde sarfetti.
Hindistan ve Türkiye'de etkileyici mesajlarını asıl duyması gerekenlere vermek yerine ne yazık ki seyirciye oynadı.
Cameron bu hafta başında Gazze'yi, abartılı bir şekilde, "esir kampı" olarak adlandırdı. Bunu Türkiye'de söylemiş olması mayıs ayında Gazze'ye giden Türk filosuyla ilgili yaşananlardan ve Türk-İsrail ilişkilerinin birden bozulmasından sonra demagoji gibi görünüyor.
Diğer Avrupa ülkelerinin Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkmasına yönelttiği eleştiri için Ankara'yı seçmiş olması da yanlış verilmiş bir karar. Cameron Türkiye'nin AB üyeliğini savunmak için Berlin, Paris ya da Viyana'ya gitmiş olsaydı Türkiye'nin katılımına karşı olan ve Türk işçilerinin göçünden haklı olarak endişelenen AB ülkelerinde bazılarının fikirlerini değiştirmeyi başarabilirdi.
Cameron'ın Asya gezisi, partisinin mayıs ayındaki genel seçimleri kazanmasından bu yana yaptığı ilk yurtdışı geziler arasında. Başbakan, yaklaşımını dış politika danışmanlarıyla birlikte gözden geçirmeli. Açıksözlülüğünde samimi olmak istiyorsa kendisine kolay bir seyirci topluluğu seçmemeli.
CORRIERE DELLA SERA:CAMERON AVRUPALI TÜRKİYE AÇILIMINDA BULUNURSA
Başbakan David Cameron, Orta Doğu'nun anahtar ülkelerinden biri olan Türkiye için Avrupa'nın kapısının hâlâ açık olduğunu söylemek amacıyla, geçtiğimiz günlerde Türkiye'nin Avrupalı en iyi arkadaşı olarak Ankara'da kendisini gösterdi... Başbakan Erdoğan'ın, Birliğe kabul edilme fikri ve bunun için yapılması gerekenler için duyduğu istek her geçen gün daha da azalıyor ve Avrupa'nın büyük liderlerinin, Ankara'nın 27 üyeli topluluğa tam üye olarak girmesi konusundaki tavırları daha da katılaşmış durumda... İngiltere Başbakanı, Barack Obama ile uzunca bir görüşme yaptıktan birkaç gün sonra bir yolculuk yaptı ve açılımda bulundu. Londra ile Washington arasındaki özel ilişki, bu çerçevede işliyor.Nitekim Amerikan yönetimi de alarmda. Haziran ayının başında Savunma Bakanı Robert Gates, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin bozulmasından endişe duyduğunu kamuoyuna açıkladı ve Avrupa'nın, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğini reddetmesinin Türkiye'yi "Doğu"ya doğru itebileceğini savundu. Aylardır Amerika'da " Ankara'yı Kim kaybetti?" tartışması yapılıyor. Türkiye, İslam dünyasında yeni ve büyük bir role sahip olma cazibesine kapılarak tek başına kayboldu mu yoksa onu eşit ortak olarak istemeyen ama en fazla Avrupa'da imtiyazlı ortaklık (Ankara bunu şiddetle reddediyor) tanıyabileceklerini belirten Berlin ve Paris aracılığıyla dışarı mı atıldı? Türkiye konusu, dünya diplomasisinin endişe odağı durumunda. NATO'lu müttefik, coğrafi bakımdan stratejik bir konumda yer alan ve büyük gelişme içinde olan ekonomisiyle Avrupa'da göze çarpan büyük bir ülke durumunda. Cameron, Erdoğan'ın nükleer çalışmaları konusunda İran'ın tavrına açık olduğunu göstermesini ve BM'de İran'a yönelik yaptırımlara karşı oy kullanmasını kibar bir şekilde eleştirdi. "Avrupa Birliği'ne üyeliğe doğru ilerleyişinizin düş kırıklığına uğratılması beni sinirlendiriyor." diye belirtti. Ve İsrail'i, Gazze Şeridi'ni "açık cezaevine" dönüştürmesi nedeniyle eleştirdi.
Paris ve Berlin, her geçen gün Türkiye'nin AB'ye tam katılımına karşıtlıklarını artırıyorlar. Bu tavırları, müzakerelerin kötü gitmesinden değil; Türkiye'nin insan haklarına uymaması ya da Avrupa standartlarına uygun yasalara sahip olmamasından kaynaklanıyor. Mali krizin akabinde, Nicolas Sarkozy ve Angela Merkel önceye nazaran Avrupa'nın çok fazla genişlediğinden ve Türkiye'nin katılımının, Avrupa projelerinin üzerine "mezar taşı" dikeceğinden oldukça eminler. Fransa Cumhurbaşkanı, Ankara'nın Avrupa üyeliğine başından beri karşı ve bu konuda gerekirse bir referanduma gidileceği sözünü verdi. (Anketlere göre Fransızlar Türkiye'nin katılımına şiddetle karşı çıkıyor.) Alman Şansölye de daima karşı idi ama son dönemde tavrı daha da sertleşti. Alman diplomasisinin arkasında hareket ettiği sis perdesi sıkça tekrarlanan bir sözden oluşuyor: "Pacta sunt servanda" ("Ahde Vefa"). Anlaşmalara uyulmalıdır. Söz konusu pakt Brüksel ile Ankara arasında yapılan müzakereler ve bunlar, teoride 2015 yılından sonra AB'yi genişlemeye götürecektir. Aslında, Frau Merkel ve danışmanları kamuoyu önünde söylemeseler de, katılım barajını sınırsız olarak yükseltiler. Onlara göre, Avrupa'ya girmek için Ankara'nın demokrasi, yasalara uygunluk ve ekonomik özgürlük ölçütlerine uyması artık yeterli değil. Onlar için sorun, Türkiye'nin AB'ninkinden farklı bir dil konuşan; farklı siyasi ve jeopolitik mantığa sahip; Avrupalıların önem verdiği "soft-power"ı hedeflemeyen ve bununla beraber uluslararası dengelerde güce dayanan daha geleneksel bir fikre sahip bir ülke olması...
Paris ve Berlin Türkiye'yi üye yapmayı öneren açık ve uluslararası mantık ile Avrupa Birliği içindeki dengeleri sağlamlaştırmayı savunan mantık arasında bir seçim yapılması seçenekleri arasından, ikinci seçeneği tercih etmektedir. Şayet Ankara daha az Batı yanlısı olduğu için jeo-stratejik sorunlar çıkarsa, çözmek ABD'nin sorunu olacaktır (ve dolayısıyla Avrupa, Vaşington'u eleştirmeye hazır olacaktır.) Cameron, doğrusunu yapmıştır. Türkiye'nin AB'ye katılımının daima lehinde olan İtalya ise sesini daha çok duyurmalıdır. Paris ve Berlin her zaman Avrupa'ya iyilikte bulunmamaktadır.
ABHaber, 01.08.2010
Röportajlar
- Oomen-Ruijten: 'Fransa'daki soykırım yasası AB - Türkiye ilişkilerini etkilemez'
- Rauf Denktaş: İngiltere bilerek Rumların AB üyeliğine karşı çıkmadı
- Danimarka'nın Kıbrıs Büyükelçisi Geelan: AB üyeliği Türkiye'nin kendisine bağlı
- Türkiye'de gıda güvenilirliğinde AB standartları dönemi başladı
- Prof. Dr. İnceoğlu: 'Türkiye'de medya dördüncü kuvvet işlevini gerçekleştiremedi'
Temel Belgeler
Duyurular
- TÜRKİYE AVRUPA VAKFI - ADRES DEĞİŞİKLİĞİ
- AVRUPA KOLEJİ BAŞVURULARI-SON TARİH 2 MART
- 2012-2013 AKADEMİK YILI JEAN MONNET BURS BAŞVURULARI BAŞLAMIŞTIR
- TÜRKİYE AVRUPA VAKFI’NIN AVRUPA BİRLİĞİ KOMİSYONU 2011 YILI TÜRKİYE İLERLEME RAPORU HAKKINDAKİ AÇIKLAMASI
- NANCY ÜNİVERSİTESİ (CEU) AB Araştırmaları Master Programı









