1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>


Prof. Dr. İnceoğlu: 'Türkiye'de medya dördüncü kuvvet işlevini gerçekleştiremedi'

PDF Yazdır E-posta

Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu, Türkiye’de basın özgürlüğünün durumunu, gazetecilik faaliyetlerinin siyaset ve patronlarla ilişkilerini değerlendirdi. Almanya’da Cumhurbaşkanı Christian Wulff’un, aldığı özel krediyi haberleştirmemesi için bir gazeteyi tehdit etmesinin ardından basında Wulff’un istifası için yapılan baskının Türkiye’de gerçekleşemeyeceğini belirten İnceoğlu, Türkiye’de basının dördüncü kuvvet işlevini hiçbir zaman yerine getiremediğini kaydetti.

Haber: Semra Dursun (mihaber)
Alman Cumhurbaşkanı Christian Wulff, “kıyak kredi” ile ilgili bir haberi basmaması için Bild gazetesi yayın yönetmeni Kai Diekmann’ı aradı. Uçakta olan Diekmann’a erişemeyince, mailbox’a sesli bir tehdit mesajı bıraktı. Ancak daha sonra bu haber bir şekilde Bild’den diğer basın organlarına sızdı. Ve tüm basında sayfa sayfa yer aldı. Bunun üzerine Bild de haberi ve mailin aslını yayınladı. Alman Cumhurbaşkanı Wulff öfkeli mesajını bıraktıktan sonra hızını alamadı ve son çare olarak Springer grubunun 70 yaşındaki patroniçesi Friede Springer'i aradı ve karşılığında şu cevabı aldı; "Bizim basın geleneğimizde genel yayın yönetmenine karışmak yoktur Sayın Cumhurbaşkanı." Bu konudan hareketle böyle bir olay Türkiye'de yaşansaydı ne olurdu?
Türk basınının böyle bir olay karşısında nasıl davranacağını ve basının bugününü Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu değerlendirdi.

Almanya’da tüm basının Cumhurbaşkanı Wulff’un görevi bırakması için tarihinde pek de rastlanmayan çok büyük ve sıkı bir kampanya yaptığından söz ediliyor. Türkiye’de böyle bir şey olsaydı, sizce Türk basını nasıl davranırdı?

Türkiye basınında böylesine bir kampanya olması mümkün değil. Siyasi irade hemen medya patronlarını (hepsini değil, kendine yakın hissettiklerini ve kendisinin sözünü dinleyeceğine emin olduklarını) basına kapalı bir toplantı yaparak bir araya getirir, medya patronları da gazetenin CEO’larına/genel yayın yönetmenlerine direktif yağdırırdı. Bizde siyasilerin algısı şu yönde: “Madem ki sen medya patronusun, maaşını sen ödüyorsun; gazetecin senin isteğin dışında bir şey yazamaz, yazmamalı.” Tabii bu kabul edilemez ve oldukça sorunlu bir durum.

Tüm bu olayları değerlendirdiğimizde acaba Alman demokrasisinin, Türk demokrasisinden daha iyi çalıştığından söz edebiliyor muyuz?

Tabii ki. Karşılaştırmak bile doğru değil, Türkiye henüz demokratikleşme sürecini tamamlayamadı ki, terminolojimize ileri demokrasi vs. girdi. Ancak zihniyet yapısı değişmeden demokrasiden bahsetmek mümkün değil. Dayatmacı, buyurgan, farklılıklara ve eleştiriye tahammülsüz, otoriter ve hiyerarşik bir siyasi ortamda…

Alman Gazeteciler Birliği’nden Türkiye'ye gazetecilerin özgür ve bağımsız çalışması gerektiği uyarısı gelmişti. Almanya’da basın bu şekilde hareket edebiliyorsa sizce gücünü nereden alıyor?

En önemli gücünü hak ve sorumluluklarının bilincinde olmasından alıyor. Bu iki şey çok önemli; bir basının özgür olması için sorumlu olması ve haklarını savunabilmesi lazımdır. Ülkemizdeki gibi sendikasızlaştırılmış, hiçbir gücü olmayan, dayanışma içinde olmayan örgütsüz gazeteciler öz denetim mekanizmalarını da doğal olarak sağlıklı çalıştıramazlar. Almanya’da sendikal haklar, başarılı bir öz-denetim mekanizmasının varlığı ve gazetecinin en önemli görevinin kamunun bilgi edinme hakkı olduğu tüm gazetecilerin içine işlemiş. İşte gücünü bundan alıyor.

Şu anda Türkiye’deki hükümet, devlet ve basın ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Medya üzerinde ciddi bir baskı mevcut. Sansürün yanı sıra gazetecilerin gerek gönüllü gerekse de gönülsüz olarak uyguladıkları bir oto-sansür var. Bir de kanımca gazeteciler en önemli sorumluluklarının devlete, hükümete karşı değil ama kamuya karşı olduklarını unutuyorlar. Medya, devletin ideolojik aygıtı gibi çalışıyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler’in 2010 Basın Özgürlüğü Raporu’na göre Türkiye sıralamada 169 ülke arasında 138'inci sırada. 2008’de 102'inci , 2009’da ise 122'inci sıradayız. Görüldüğü gibi sıralama gittikçe düşüyor. Bundan ne anlamalıyız? Rapordaki ölçütlerden bazıları, “hapiste yatan, cinayete kurban giden, evinde, ofisinde arama yapılan, saldırıya uğrayan gazetecilerin sayısı, kamu yayıncılığı bağımsız mı, ekonomik, idari ve yasal baskı var mı, sansür ve otosansür ne alemde, medya sektörünü düzenleyen hukuki çerçeve nasıl, medya özdenetimini gerçekleştirebiliyor mu, ülkede araştırmacı gazetecilik yapılabiliyor mu, medya, hükümet politikalarının olumsuzluklarını rahatlıkla haberleştirebiliyor mu, eleştirel habercilik yapan gazeteciler susturuluyor mu veya işten atılıyor mu” türünde. Görüldüğü üzere karnemiz oldukça zayıf.

Türkiye’de sizce hükümet medyayı zaman zaman tehdit mi ediyor? Bu tehditler hangi çerçevede ve hangi konuda yapılıyor?

Hükümet, eleştiren, muhalif basına karşı hoşgörüsüz davranıyor. Özellikle terör ve çatışma zamanlarında devlet kendi icraatını haklılaştıran ve meşrulaştıran türden yayınlar beklentisi içinde. Bir tür vatansever medya beklentisi var. Aksi takdirde yayın yapan medya vatan haini olarak nitelendiriliyor.

Sizce Türk medyasının tarihi içinde gerçek işlevini koruduğu bir dönem var mı? Türk medyası gerçek dördüncü kuvvet işlevini ne zaman gördü?

Türk medyasının tarihine, hatta 1831’de Takvim-i Vakayi’nin yayımlanmasından itibaren başlayan Osmanlı dönemine bile baktığımızda medya asla dördüncü kuvvet işlevini gerçek anlamda yerine getiremedi. Dördüncü kuvvet derken diğer üç kuvveti eleştiren varsa haksızlıkları, yolsuzlukları ortaya çıkaran bir medya anlamamız gerekiyor. Muhalif ve karşıt durma işlevini yerine getiren bir basından ziyade diğer üç kuvvetle zaman zaman ahbap çavuş ilişkileri içerisinde bir medya tablosuyla karşılaştık genelde.

Sizce Türk basını nereye gidiyor? Neden?

Açıkçası Uluslararası Basın Enstitüsü, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü ve AB ilerleme raporlarına baktığımızda özellikle son yıllarda basın özgürlüğünün ne denli tehdit altında olduğunu görüyoruz. Son zamanda yaşananlar ne yazık ki bizim gerek toplum, gerek medya profesyonelleri açısından tekrar ilk başlara döndüğümüzün işaretleridir. Rövanşist, ötekileştirici, ırkçı, nefret ve kinle beslenen bir dilden kurtulamadığımız müddetçe, hangi açılımı yaparsak yapalım hiçbir yere varamayız. Bu konuda yol gösterici olma açısından, barış gazeteciliğinin iki önemli ismi Jake Lynch ve Annabel McGoldrick’in ilkeleri önemli; "Bir çatışmayı sadece iki tarafın çatışması gibi göstermekten kaçınılmalı, çatışmanın sonuçlarının ve bağlantıların izleri sürülmeli, şiddetin yalnız görünen değil, aynı zamanda görünmeyen etkileri hakkında da haber yapma yolları aranmalı, sürekli olarak tarafların farklılıklarını değil, ortak zeminde buluşma olasılıklarını gösteren haberler yapılmalı; trajedi, soykırım, katliam suikast gibi sözcükler bol keseden yerli yersiz kullanılmamalıdır.”
05.01.2012

Bu içerik 67 kere okunmuştur
 

Üye Alanı



Anketler

Türkiye Avrupa Birliği'ne Tam Üye olur mu ?

 

 

 


  Neticeler

E-Mail Bülteni