1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>


Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 2012'yi değerlendirdi

PDF Yazdır E-posta

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Arap baharı çerçevesinde dönüşümlerin sancılı geçmesinin normal olduğunu söyleyerek, "Yani bu sancılar normal, bir güllük gülistanlık süreçten geçilmiyor. Tabii sancılı olacak, tabii iniş çıkışlar olacak. Önemli olan, nihai kertede halkların sandığa gitmesi, sandıkla beraber halk iradesinin ortaya çıkması" dedi. Bakan Davutoğlu, 2012 yılını AA'ya değerlendirdi. Davutoğlu ile gerçekleştirilen röportajın soru ve yanıtları şöyle:

SORU: 2011 dış politika açısından çok hareketli bir yıl oldu. 2012'de hangi gündem maddeleri daha çok ön plana çıkacak Türkiye için? Bugün de çok önemli bir ziyarete başlıyorsunuz, İran'a gideceksiniz birkaç saat içinde. İran ziyaretinizi de değerlendirir misiniz?

YANIT: Öncelikle 2012 yılı için bir perspektif vermek gerekirse, 2011 yılına tabii atıfta bulunmak, hatta son 10 yıla atıfta bulunmak gerekir. Ancak 2011 bağlamında ele alındığında 3 alanda bizi doğrudan ilgilendiren gelişmeler yaşadık. Birincisi küresel ekonomik-politik düzen ve küresel düzenle ilgili çok ciddi gelişmelerin olduğu bir yıl oldu 2011 yılı. Hemen öncesinden başlayarak küresel ekonomik kriz, arkasından ortaya çıkan yeni uluslararası düzen arayışları, bu çerçevede yapılan tartışmalar, Birleşmiş Milletler sistemindeki değişim talepleri... Bütün bunlar ele alındığında, belki Berlin Duvarı'nın yıkılmasından sonra 1990'lı yıllarda başlayan, Sovyetler'in çöküşünden sonra 1991'den sonra hız kazanan, 2001'de 11 Eylül sonrasından güvenlik paradigmasıyla öne çıkan, 2011'de bu sefer tüm bu tartışmalar üzerinde küresel düzenin geleceği konusunda hem belirsizlik hem de dinamik bir süreç işliyor. Bunu doğru okumak, Türkiye gibi her açıdan bütün bu küresel gelişmelerden etkilenecek ve bunları etkileyebilecek güçte bir ülke için önemli.

İkincisi tabii, Avrupa içindeki gelişmeler. Avrupa'da ekonomik kriz sadece ekonomik alanda kalmadı, siyasal krizlere de dönüştü Yunanistan'da, İtalya'da ve Avrupa'nın geleceğiyle ilgili bir belirsizlik doğdu. Bu konuda da yine 2012 yılı önemli tartışmalara sahne olacak ve Avrupa'nın geleceğinde de Türkiye faktörü, Türkiye'nin Avrupalı bir ülke olarak alacağı tutum etkili olacak. Biz bunu da çok yakından takip ediyoruz. 2012'de de Avrupa içindeki her tartışma, Avrupa borsalarındaki her hareketliliği, Avrupa'daki siyasi her gelişmeyi mercek altında tutacağız ve Avrupa'nın geleceği konusunda Türkiye çok etkin ve belirleyici bir rol üstlenecek. Bunu ifade etmek gerekiyor.

Üçüncüsü, çevre bölgelerde, başta Ortadoğu olmak üzere, Kafkasya ve Orta Asya'da ortaya çıkan gelişmelere yönelik olarak Türkiye'nin tavrı... Bu Arap Baharı diye adlandırıldı ama ben sadece Araplara hasledilmesini de doğru bulmuyorum bu gelişmelerin. 2011'de yaşanan gelişmeler, 2000'li yıllara girerken Balkanlar'da 1990'ların sonunda yaşanan gelişmelere benzer. Domino etkisiyle birçok alana sirayet etmesi muhtemel bir demokrasi ve özgürlük hareketi var. Bunu bölgesel bir bahar olarak görmek lazım. Bölge, çevre bölgeleri bütünüyle etkileyebilecek bir gelişme sayılır.

Türkiye 2011'de bu konuda çok ön alıcı bir tutum sergiledi. Tunus'ta tutumunu hemen daha ilk günden ortaya koydu halkın talepleri doğrultusunda. Tabii Tunus'ta bir yıl içinde çok güzel gelişmeler yaşandı, seçimler yapıldı, yeni bir hükümet oluştu ve önümüzdeki hafta Salı günü Tunus Dışişleri Bakanı ilk ziyaretini Türkiye'ye yapacak. Sembolik olarak bu önemlidir. Geçen sene Aralık ayında başlayan Tunus'taki Yasemin Devrimi'nin çiçek açması veya ürün vermesi dönemi eğer bir demokrasinin hayata geçirilmesiyse, bu demokrasi tecrübesinde hükümet kurulur kurulmaz zaten Başbakan ve Dışişleri Bakanı bizim Büyükelçimize teşekkür ziyaretinde bulunmuştur. Bu çok nadir olan bir şeydir. Yani hükümet kurulur kurulmaz teşekkür ziyaretinde bulunulması... Tunus Dışişleri Bakanı'nı ben tebrik için aramıştım. "İlk ziyaretimi Türkiye'ye yapmak istiyorum" dedi. Ben de ilk ziyaretini Türkiye'ye yapmasından memnuniyet duyacağımı söyledim. Şimdi önümüzdeki hafta Türkiye'ye gelecek.

Yine benzer şekilde Mısır'da dün üçüncü tur seçimler yapıldı. Mısır'da da Türkiye, sayın Başbakanımızın dün Meclis'te yaptığı konuşmayla, Tahrir Meydanı'nda doğrudan mesaj veren bir ülke olarak, demokrasi ve halkın taleplerini öne çıkardı. Mısır'da da, evet, sancılı bir dönem yaşanıyor ama hiçbir zaman, biz de yaşadık, askeri yönetimler sonrasında nasıl sancılı geçiş dönemleri yaşadığımızı hepimiz biliyoruz, yani Türkiye'de 1960 ihtilali sonrası buraya geliş kolay olmadı. Tekrar demokrasiye geçiş 1980 ihtilali, 12 Eylül'den sonra da kolay olmadı. Yani bu sancılar normal, bir güllük gülistanlık süreçten geçilmiyor. Tabii sancılı olacak, tabii iniş çıkışlar olacak. Önemli olan, nihai kertede halkların sandığa gitmesi, sandıkla beraber halk iradesinin ortaya çıkması. Türkiye, bu konuda ilkeli bir tutum takınmaya devam edecek.

Mısır'daki süreci de yakından takip ediyoruz. Libya'da maalesef çok daha kanlı oldu, çok ciddi gerilimler yaşandı ama hatırlayacaksınız Libya'da da Mustafa Abdülcelil ilk ziyaretlerinden birini Türkiye'ye yaptığı gibi, sayın Başbakanımız oraya ilk giden devlet adamı hüviyetini taşıdı Trablus düştükten sonra giden lider olarak. Şimdi Fas'ta de yeni bir hükümet kuruldu. Adalet ve Kalkınma Partisi orada yeni hükümeti kurdu. Yeni Dışişleri Bakanı ile bugün görüşeceğim. Onun da ilk ziyaretini Türkiye'ye yapması muhtemeldir.

Dolayısıyla 2011'de böyle bir süreçte Türkiye, bu halkların yanında yer alan, özgürlük ve demokrasi taleplerini tereddütsüz destekleyen bir ülke olarak bugün Kuzey Afrika'da, Mısır'dan Fas'a kadar olan alanda, önemli bir öncülük üstlendi. Bunu da sürdüreceğiz. 2012 yılında tabii sancılı olacak. Özellikle Suriye bağlamında, maalesef bütün taleplerimiz, bütün tavsiyelerimiz gözardı edildi. Beşşar Esad yönetimi halkıyla savaşı tercih etti. Halkıyla beraber bir tarihi yürüyüşe çıkmaktansa, halkıyla çatışma yoluna gitti ve bütün Arap halkları, bölge halkları demokrasi talep ederken akıntıya kürek çekmeye kalkıştı. Bunun doğurduğu bir türbülans yaşanıyor Suriye'de. Biz Suriye halkının da, Mısır halkı gibi, Tunus halkı gibi, Fas ve Libya halkları gibi kendi yöneticilerini seçme hakkına sahip olduğunu düşünüyoruz.

SORU: 2012'nin çerçevesini çizerken ABD'de başkanlık seçimleri, AB ile yaşayacağımız sıkıntılar, Rum Kesimi'nin dönem başkanı olması gibi çok karmaşık bir gündem var. Buradan bakınca nasıl görüyorsunuz?

YANIT: 2012'de bu süreç işleyecek. AB'nin geleceği 2012'de ne yöne doğru seyredecek? İngiltere, Almanya, Fransa'nın önemli aktörler olarak zihnindeki Avrupa farklılaşmaya başladı. 2012 yılında ABD'deki seçim gündemi belirleyecek. Ama bütün bu yönetim şeylerinin dışında bir de tabandan gelen değişim dalgaları var. Onu doğru okumak lazım. Aslında sayın Obama da Amerikan toplumunun tabanından gelen bir değişim dalgasıyla iktidara geldi. Onun için ABD'nin önümüzdeki dönem yapacağı tercihler "değişim" sloganıyla işbaşına gelen sayın Obama'nın, bu değişimi hem Amerika'da hem Amerika dışında nasıl gerçekleştireceği veya nasıl bu değişime katkıda bulunacağı, hangi yönde katkılarda bulunacağı açısından da önem taşıyor. Sadece İsrail'in güvenlik kaygılarını öne alan bir Ortadoğu politikasının ABD'yi ne kadar büyük bir açmaza soktuğu aşikar. ABD 2011 yılında Arap Baharı konusunda aslında Mısır'da, Tunus'ta halkın tercihlerinin önünü açıcı bir politika benimsedi ve bunu ilan etti. Bunun istisnasız bütün bölgede genel bir politika halini alması lazım ve bunu da kritik noktası Filistin.

Filistin konusunda ABD'nin alacağı tutum, Ortadoğu'daki saygınlığını da belirleyecek. Sayın Obama'nın 2010 yılında BM Genel Kurulu'nda yaptığı ve Filistin halkının kendi kaderini tayin etme ve devlet kurma hakkını teyit eden konuşmasından sonra 2011 yılında Filistin'in devlet olarak tanınma talebine karşı takındığı tutum açıkçası hayal kırıklığına yol açtı bölgede. Burada ABD açısından kritik soru önümüzdeki dönemde Filistin devletinin tanınması meselesi bağlamında Filistin'in geleceği konusunda alacağı tutumdur ve İsrail'e bu uzlaşmaz politikalarına ne kadar "dur" diyebilecek, yüklenilebilecek, budur. Bütün bunlar tabii 2012 yılını kritik bir yıl yapıyor. Hem AB açısından, hem ABD, hem bölgemiz açısından. Türkiye de öyle bir kritik konumda ki, bütün bu aktörlerle organik ilişkileri olan bir ülke. AB ile müzakere süreci yürütüyoruz, ABD ile NATO'da beraberiz, bölge ülkeleri ile yoğun ve derin ilişkilerimiz var. İşte bugün İran'a gideceğiz ve bütün bu konuları ele alacağız. Arap Birliği ile kapsamlı işbirliği geliştirdik, Körfez İşbirliği Konseyi ile, İslam İşbirliği Teşkilatı ile... Bütün bu çevre bölgeler ve küresel aktörlerle yakın temasımız çerçevesinde 2012 yılı belirleyici bir rol oynayacak.

------------------------

Davutoğlu: Mezhep gerilimi bölgesel intihar olur

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye'nin Ortadoğu bölgesinde hiçbir kutuplaşmaya taraf olmadığını söyleyerek, "Bölgesel bir 'soğuk savaş' çıkarmak isteyenler var, bunu açık söyleyeyim. Bölgesel bir soğuk savaşı engellemeye kararlıyız. Bölgesel bir mezhep gerilimi, bütün bölge için bir intihar olur" dedi.Bakan Davutoğlu, 2012 yılını ilk kez AA'ya değerlendirdi. Davutoğlu, Ortadoğu'da kutuplaşmaların artıp artmadığının sorulması üzerine, yaptıkları değerlendirmelerde sadece Irak'ta ve Suriye'de değil, bütün bölgeye sirayet edecek bir tansiyon yükselmesi riski gördüklerini kaydetti. Bölgesel bir soğuk savaşı engellemeye kararlı olduklarını ifade eden Davutoğlu, İran ziyaretinin ardından bir ay içinde Rusya ve ABD'ye gideceğini, AB ve Körfez ülkeleri ile toplantılar yapacağını, çeşitli ülkelerin dışişleri bakanlarının da Türkiye'ye geleceğini aktardı.

Davutoğlu ile gerçekleştirilen röportajın soru ve yanıtları şöyle:

SORU: Bazı çevrelerde "Tahran-Şam-Bağdat" ittifakına karşı Türkiye'nin bulunduğu şeklinde senaryolar dillendiriliyor. Bölgede sizce de kutuplaşmalar var mı?

YANIT: Böyle bir şey sözkonusu değil. Tabii birilerinin gönlünden böyle bir şey geçebilir. Maalesef bölgemizde ister mezhepsel, ister bölgesel kutuplaşmalara zemin hazırlamak isteyenler olabilir. Türkiye Ortadoğu bölgesinde hiçbir kutuplaşmaya taraf değildir, hiçbir kutuplaşmanın çıkmasını da istemez, kutuplaşmalara karşı aktif politika takip eder. Bölgesel bir soğuk savaş çıkarmak isteyenler var, bunu açık söyleyeyim. Bölgesel bir soğuk savaşı engellemeye kararlıyız. Bazı çevreler Sünni-Şii gerilimi etrafında bir soğuk savaş çıkarmaya eğilimliler, etkileri on yıllarca sürebilecek olan. Zaten bu ziyaretimde bu konuyu özellikle gündeme alacağım ve gündeme getireceğim.

Bölgesel bir mezhep gerilimi, bütün bölge için bir intihar olur. Biz Türkiye olarak bunun karşısındayız. Onun için de bölgedeki bütün taraflarla sadece Şiiler, Sünniler değil, Hristiyanlarla da, Asurilerle de, Keldanilerle de, yani farklı din mensuplarıyla da temaslarımız var. Sayın Başbakanımızın Mısır ziyaretinde Kıpti Patriğini ziyaret etmesinin arkasındaki asıl neden buydu.

Siyasal bağlamda da ister İran-Arap gerilimi, isterse belli eksenler oluşturma çerçevesinde olsun Türkiye bütün bu kutuplaşmalara karşıdır. Benim Tahran'a götüreceğim önemli mesajlardan biri de budur.

1980'li yıllarda bölgede Afganistan cihadı, İran devrimi ile kendi içinde bir devinim yaşanırken İran-Irak Savaşı bölgenin 1980'li yıllarına damgasını vurdu. Bir milyonu aşkın insanın ölümüne sebep verdi. Fitne tohumu atan sonuçlar doğurdu. 1990'lı yıllarda bu kez Saddam'ın Kuveyt'i işgali ile başlayan süreçte bütün 1990'lı yılları esir alan ve 2003'e kadar süren süreçte bir anormallikler dönemi yaşandı.

Şimdi bölgede yeni bir Şii-Sünni, İran karşıtı veya Körfez'deki gerilim benzeri gerilimlerin ortaya çıkmasına Türkiye şiddetle karşıdır. Bunun için de Irak politikamız esasen bütün gruplarla yakın temas halinde olmayı öngörür. Burada kimsenin hata yapmaması lazım. Kimsenin tekrar eskiden olduğu gibi, şu veya bu ülkede, tek bir ideolojinin, tek bir mezhebin, tek bir etnisitenin hakim olduğu bir yapının doğabileceği kanaatiyle davranmaması lazım. Artık bölge halkları yeni bir siyasi anlayış istiyor. Bu anlayışın temelinde de etnik ve mezhep temelli ideolojik devletler değil, herkesi kuşatan, herkesin görüşlerine ağırlık veren ve herkesin siyasal sistemi katıldığı bir yapı var. Buna da özen gösteriyoruz. Bu açıdan Tunus iyi bir örnektir. Çünkü Cumhurbaşkanı ile Başbakan iki ayrı siyasi ekolden gelmektedir. Bu tür uzlaşmalarla biz bölgede uzlaşma kültürünün hakim olmasını istiyoruz. 2006 yılında Lübnan Savaşı sırasında da bu tür büyük bir risk yaşandı. Açıkçası önümüzdeki dönemde böyle bir tehlike görüyoruz. Yaptığımız değerlendirmelerde sadece Irak'ta ve Suriye'de değil, bütün bölgeye sirayet edecek bir tansiyon yükselmesi riski var.

SORU: İran'a önemli bir ziyaret gerçekleştireceksiniz. Gündemdeki konular nedir?

YANIT: İran ziyareti hakkında daha önceki senelerde de nükleer müzakereler sürdüğü sırada 9-10 kere İran'a gitmiştim. Tabii o spesifik bir müzakere konusuydu. Sayın Salihi ile mutabık kaldığımız, Sayın Muttaki ile de gerçekleştirmeye çalıştığımız bir konu vardı. O da 1 yıl içinde 2 kez karşılıklı ziyaret gerçekleştirmek ve dosyaları oturarak yüz yüze görüşmek. Ben Temmuz ayında İran'daydım, Ekim ayında da Sayın Salihi geldi. Sonra da Kasım ayı başında geldi. Şimdi de yine mutabık kaldığımız üzere ben İran'a gidiyorum. Bölgedeki tüm konuları kapsamlı bir şekilde ele alacağız. Sayın Salihi ile İslam İşbirliği Teşkilatı çerçevesinde Kasım ayında, Bonn Konferansı çerçevesinde de Aralık ayında görüşmüştük. Dolayısıyla çok sık görüşme trafiğimiz zaten var. Ama bu kez Tahran'a gittiğimizde bütün liderlerle görüşme imkanı bulacağız. Ayrıca İran'ın önemli entelektüelleri ile de ayarlanabilirse buluşma düşüncem var.

Önemli olan şu; İran-Türkiye ilişkileri köklü ve tarihi ilişkilerdir. Belli bir geleneği vardır ve bu gelenek içinde her iki ülke de birbirinin pozisyonunu anlayarak, bazen görüş ayrılıkları olsa bile, bunları konuşarak çözmeye çalışan bir diplomatik geleneğimiz var. Bütün bu hızlı değişim süreci yaşanırken tam da bu gelişmelerin merkezinde bir zamanlamayla Türkiye ile İran arasında böylesine bir kapsamlı bir istişare olması başlı başına önemlidir. Biz bütün dosyaları ele alacağız. Irak, Suriye, bölgesel konular, ikili ilişkiler, Basra Körfezi'ndeki son gerginlik gibi... Nükleer müzakereler konusunda her iki tarafın da yeniden başlama iradesi var. Sayın Ashton son görüştüğümüzde Brüksel'de Türkiye'den bu konuda yeniden katkı talep etmişti. Ben de konuyu Sayın Salihi'ye aktarmıştım. Tekrar nükleer müzakerelere başlanması, Suriye ve Irak, Ortadoğu'daki gelişmeler gibi, bütün bu konuları İran ile istişare etme imkanı bulacağız.

Bu zamanlama itibariyle de önemlidir. Önümüzdeki bir aylık takvime baktığımızda, aslında bu takvimin bütüncül bir cephesi var. 1 ay içinde İran ziyareti dışında Rusya'ya gideceğim, bu ay sonunda Rusya ile yılda bir kez yaptığımız ve bütün konuları içeren Ortak Stratejik Planlama Grubu toplantımız var. Kapsamlı görüşmeler yapacağız; Kafkaslar, Orta Asya, Karadeniz Ekonomik İşbirliği, Suriye, Ortadoğu gibi konular ele alınacak. Hemen sonrasında Şubat ayı başında Washington ziyaretim olacak, Sayın Clinton ile mutabık kaldığımız gibi bütün dosyaları ABD ile görüşme imkanımız olacak. Bu ay sonuna doğru Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Stratejik Diyalog toplantısı da yapılacak. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı ile dün bu konuyu ele aldık. Körfez'de İran ile Körfez ülkeleri arasındaki gerilim bağlamında İran ziyareti, ardından KİK toplantısı, yine ABD-İran gerilimi bağlamında önce İran ardından ABD'ye yapılacak ziyaret. Suriye bağlamında hem İran hem de Rusya ile yapılacak görüşmeler, bunların hepsi bir bütünlük arz ediyor. Yine bu ay içinde Türkiye-İran-Azerbaycan geçen sene Urumiye'de yaptığımız bu sene Nahçıvan'da yapacağımız üçlü toplantı var, bu da önemli bir süreçtir.

Dolayısıyla bir ay içinde bütün bu konulara taraf olan ülkelerle doğrudan ve uluslararası örgütlerle toplantılar yapacağız. Önemli olan bölgemizdeki bu tansiyonun düşürülmesi ve belli ilkeler etrafında bölgenin kendi içinden gelen bir irade ile kendi geleceğini belirleme kudretini gösterebilmesi. Bu konuda da tabi ki Suriye ve Irak bağlamında da, her iki dost ve komşu ülkenin bu geçiş süreçlerini bütün tarafların katılımı ile aktif bir şekilde yürütebilmesi önem taşıyor. Suriye'de halk iradesini yansıtacak bir reform sürecinin başlaması, Irak'ta da bütün tarafların devrede olduğu, kimsenin kimseyi dışlamadığı, herkesin siyasi sürecin içinde olduğu bir ulusal uzlaşı döneminin yaşanması bizim için hayati önem taşıyor. Bu konularda İran'la da yoğun istişarelerimiz olacak. Yani bu bir aya baktığımızda sadece İran ziyareti değil, bütün takvim önemli olacak. AB ile de Ocak ayı sonunda da bütün dışişleri bakanlarının katıldığı Dışişleri Konseyi'ne katılacağım. Yani, dolayısıyla ABD, Rusya, İran'la doğrudan, yüz yüze görüşmeler yapacağız. Türkiye'ye de önümüzdeki dönemde Ürdün, Tunus Dışişleri Bakanları gelecek. Bunun dışında da KİK, Arap Ligi, AB ile de kurumsal bazda toplantılar yapacağız."

SORU: Mesajlarınızın bir yere varacağına (İran tarafına) dair ümitli misiniz?

YANIT: Tabi biz İran ile yaptığımız her görüşmede diğer ülkelerle yaptığımız görüşmelerde de pozisyonlarımızı çok açık şekilde ortaya koyarız ve karşı taraf da bu açıklık içinde diplomasi takip eder. Bizim İran ile son derece iyi işleyen bir iletişim kanalımız mevcut. Hiçbir konuda biz şu ana kadar İran ile açık söyleyeyim bir gölge oyunu içinde ya da farklı saiklerle davranmadık. Onun için de Tahran Anlaşması'na giden süreçte İran'ın bize duyduğu güven başka hiçbir ülkeyle yapmadığı anlaşmayı bizimle yapmış olması İran'ın bize duyduğu güveni gösterir. Bizim Tahran Anlaşması sonrasında bu anlaşmanın arkasında durarak BM Güvenlik Konseyi'nde "hayır" oyu vermiş olmamız da bizim İran'a olan taahhütlerimize ne kadar sadık olduğumuzu gösterir.

Tabii ki görüş farklılıkları olur. Suriye konusunda farklı kanaatlere sahibiz ama tutumumuz ilkeseldir. Onların da kendi perspektifleri var, kendi ilkesel tutumları var. Ama bunları tartışırız, konuşuruz. Suriye halkı Türkiye'nin de İran'ın da dostu olan bir halktır. Bütünüyle böyle baktığınızda burada Irak'ta veya Suriye'de olan şeyler bağlamında, İran yanlıları veya Türkiye yanlıları ya da karşıtları gibi bir kompozisyon içinde bölgeye bakmayız. Bölgedeki herkes dost ve kardeştir. Beşşar Esad eğer kendi halkıyla bu şekilde bir savaşa girmemiş olsaydı onlarla da her hangi bir sıkıntı yaşamazdık. Ancak onlara dahi, hep dostane tavsiyelerde bulunduk, hiçbir zaman ikili bir politika takip etmedik. Bu konuda da Türkiye'nin sicili hem temizdir hem açık ve berrak bir diplomasinin çok güzel bir örneğini veriyoruz. Bu ziyaretimde de bunları açık bir şekilde İranlı dostlarımla konuşacağız.

---------------------

Davutoğlu: Rumlarla görüşmeyiz

Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, “Bizim, Kıbrıs Rum Yönetimi ile Avrupa Birliği dönem başkanı olarak oturup konuşmamız, ya da Avrupa Birliği dönem başkanı sıfatında oldukları Avrupa Birliği'nin toplantılarına katılmamız söz konusu değildir” dedi.

Bakan Davutoğlu, 2012 yılını AA'ya değerlendirdi. Davutoğlu ile gerçekleştirilen röportajın soru ve yanıtları şöyle:

SORU: 2012 yılının bir diğer sıcak maddesi de Kıbrıs ve Avrupa Birliği olacağa benziyor. Rum Kesimi, Temmuz ayında AB dönem başkanlığını üstlenecek, Türkiye buna karşı tutumunu çok net bir şekilde açıkladı. Ancak Rum Kesimi Ocak ayından itibaren savunma ve güvenlik alanlarındaki dönem başkanlığını da üstlenmiş durumda. Türkiye'nin de Kosova ve Bosna-Hersek'te çeşitli askeri ve polis birlikleri bulunuyor. Bunların geri çekilmesi sözkonusu olur mu? Ya da bu nedenden ötürü herhangi bir gerginlik olur mu?

YANIT: Biraz önce aylık takvimi sunarken aslında bu konuya gelmeyi planlıyordum. Daha sonra bölgesel konulara kayıldı. Tabii bu aylık takvimin en önemli konularından birisi Kıbrıs müzakereleridir.

Tekrar Sayın Ban Ki-Moon'un da doğrudan katılımıyla bu ay sonunda Kıbrıs müzakereleri yapılacak. Bunun öncesinde de biz Sayın Downer ile ve ilgili taraflarla görüşmelerimizi sürdüreceğiz. Ümit ediyoruz ki bu görüşmeler neticesinde, Birleşmiş Milletler parametreleri etrafında ve daha önce anlaşılmış çerçeveler içinde bir sonuca ulaşılır, müzakere edilen bir sonuca ulaşılır. Eğer temel parametrelerde bir sonuca ulaşılırsa, konular zaten belli, bu ay sonunda, sonrasında bir uluslararası kongreyle, toplantıyla Türkiye'nin, Yunanistan'ın belki İngiltere'nin garantör ülke olarak katılabileceği, tarafların katılacağı, aynen 2004 formatındaki gibi bir toplantıyla nihai sonuca ulaşmak mümkün olabilir.

Biz bunun için çalışıyoruz. Mesajımız hep, Kıbrıs'ta kapsamlı bir çözümün bir an önce hayata geçirilmesi yönünde. Bunlar olmazsa ve Kıbrıs Rum Yönetimi zamana oynayan bir tutum sergilerse tabii ki bizim Kıbrıs Rum Yönetimi ile Avrupa Birliği dönem başkanı olarak oturup konuşmamız, ya da Avrupa Birliği dönem başkanı sıfatında oldukları Avrupa Birliği'nin toplantılarına katılmamız sözkonusu değildir. Bunu da biz çok başından, en başından belirledik.

Burada bir an önce, ümit ederiz ki bu Ocak ayında yapılacak görüşmelerde netice alınır. Türkiye'nin bu Ocak ayı için en önemli gündem maddelerinden birisi dolayısıyla Kıbrıs olacaktır, diğer bölgesel konuların ötesinde. Ve biz bunu mümkün görüyoruz.

Gelinen düzeyde, son toplantıda, özellikle Sayın Eroğlu'nun katkılarıyla olumlu bir görüşme seyri, görüşme trafiği oldu. Dolayısıyla belli bir ümit, belli bir beklenti oluştu. İnşallah bu toplantıda bu uzlaşma daha ileri bir düzeye taşınır. Altı ay böyle bir barış için yeterli bir süredir, çünkü, Kıbrıs'ta tartışılmayan, konuşulmayan bir konu yok. Kimse, 'altı ayda böyle bir şey sağlanır mı?' diye düşünmemeli. Kıbrıs Rum Yönetimi hep bunu söylüyor: 'Altı ayda bunu nasıl yapacağız?' Altı ayda değil, siyasi irade ve iyi niyet olursa altı haftada hatta altı günde bile neticeye ulaşılabilir. Ama meseleyi sürüncemede bırakarak, zaten geçmişte haksız bir şekilde Kıbrıs Devleti unvanını uluslararası alanda gasp etmiş olan tek taraflı bir yönetimin bu kez dönem başkanı olarak bunu sürdürmek istemesi ve böyle bir oyun planı içinde, 'önce ben tek taraflı olarak Avrupa Birliği dönem başkanlığını alayım. Sonra belki müzakerelerde netice alırız. 2013'te de zaten seçimler var Kıbrıs'ta. Ondan sonrasına bunu erteleyeyim' gibi bir taktiği uygulaması durumunda, buna Türkiye'nin onay vermesi söz konusu değil.

Ümit ederiz ki bu altı aylık dönem iyi değerlendirilir. Ocak ayında yapılacak müzakereleri müteakip, adım adım Ocak ayında istenen düzeye çıkartılırsa, Şubat ya da Mart aylarında uluslararası konferans tertiplenir. Nisan-Mayıs aylarında da referanduma gidilip, yeni devlet çatısı oluşturup, 2012'nin Temmuz ayında bu yeni devlet, devlet başkanı bir tarafta ise dışişleri bakanının öbür tarafta olacağı bir uzlaşıyla barış çerçevesinde oluşmuş yeni devlet, Avrupa Birliği dönem başkanlığını alır. Böylece de Avrupa Birliği bir barış projesi olduğunu göstermiş olur. Ama Avrupa Birliği burada bir barış projesi ve süreci yerine Kıbrıs Rumlarının elini güçlendirecek şekilde tek taraflı olarak Kıbrıs Rumlarına dönem başkanlığını verirse Avrupa Birliği de tek taraflı olarak bir itibar kaybına uğrar. Bunu açık bir şekilde söyleyeyim.

SORU: Savunma alanında herhangi bir gerilim bekliyor musunuz?

YANIT: Bu konularda zaten objektif işleyen Bosna ve Kosova konuları, hepsi bizim meselemiz. Bosna ve Kosova'daki askeri güvenlik ile ilgili mevcudiyetimiz Türkiye'nin bu ülkelere, bu halklara olan sorumluluğunun bir gereğidir. Bunun önümüzdeki dönemde bir krize dönüşmesi beklentisi içinde olmamalı kimse.

SORU: Avrupa Birliği bu kadar büyük krizlerle uğraşırken Türk toplumunda AB'ye olan ilginin, "Onların bir parçası olalım" arzusunun azaldığına dair yorumlar yapılıyor. Bu konuda nasıl bir mesaj vermek istersiniz?

YANIT: Türkiye tarih olarak da, geleceği bağlamında da Avrupa'nın ayrılmaz bir parçasıdır. Avrupa'daki her oluşumdan etkilenir, 16. yüzyıllardan başlayarak Türkiye'nin Avrupa siyasal denklemini etkileme gücü de vardır. Bu siyasal denklemden etkilenmesi de söz konusudur. Dolayısıyla bugün de Avrupa kıtasının en önemli siyasi birliği Avrupa Birliği olduğu için, biz Avrupa'daki gelişmeler ne olursa olsun Avrupa Birliği içindeki etkin rolümüzü, konumumuzu güçlendirecek bir müzakere sürecini ve sonunda tam üyeliği stratejik bir hedef olarak görüyoruz. Bir kere bunu temel veri olarak ele almak gerekir.

Avrupa Birliği kendi iç tartışmaları açısından cazibesini kaybediyor gibi bile gözükse de, bu iç tartışmaların da içinde olmak lazım. Yani o iç tartışmaları dışarıdan seyretmek değil, içeriden Avrupa'nın geleceğini tartışmamız lazım. Ben son dönemde hangi Avrupalı dışişleri bakanı dostumla otursam Avrupa'nın geleceğini birlikte tartışmaya önem veriyorum. Yani dışarıdan seyredip 'Avrupa'da bu bunalımlar var. Bizi de zaten kabul etmemişlerdi. Dolayısıyla bu bunalımları hak ettiler' gibi bir yaklaşımın içinde değiliz biz. Hiçbir zaman böyle bir yaklaşım içinde olmadık. Avrupa Birliği'nin başarılı bir barış projesi olarak dünya siyasetinde yerini alması bizim stratejik hedefimizdir. Bunun için de biz içeriden tartışırız. Dışarıdan seyirci gibi tartışmayız. Ya da, 'onlar krizde, biz değiliz' gibi çok kısır ve sığ bir bakış açısını da benimsemeyiz. Avrupa'da ne olursa o tartışmaların içinden onlarla birlikte bunu yaşamaya, onlarla birlikte bunu paylaşmaya ve geleceği birlikte şekillendirmeyi daha doğru bir politika olarak benimseriz. Şu ani yaklaşımımız da bu. Kimse, 'Türkiye bir seyirci konumunda kalmayı kabullendi' gibi bir yaklaşımla değerlendirmesin. Biz her zaman Avrupa içindeki her tartışmanın, her değişim sürecinin parçası olmaya kararlıyız."

Hürriyet-Tak, 04.01.2012Bu içerik 88 kere okunmuştur
 

Üye Alanı



Anketler

Türkiye Avrupa Birliği'ne Tam Üye olur mu ?

 

 

 


  Neticeler

E-Mail Bülteni