1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>


Bahadır Kaleağası Röportajı (TÜSİAD Brüksel Temsilcisi)

PDF Yazdır E-posta

 Sitemizin Brüksel Temsilcisi Nur Çetinoğlu'nun Brükselde TÜSİAD Brüksel Temsilcisi Bahadır Kaleağası'yla yapmış olduğu röportaj:

Türkiye’nin Avrupalılığı konusundaki önyargılar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkiler, “Türkiye Avrupa’da mı?” ya da “Türkiye Avrupalı mı?” sorularına sık sık maruz kalır. Türkiye’nin kimlik sorgusu yaşanır. Bu durum geçmişte Osmanlı İmparatorluğu için de geçerliydi, şimdi ise AB kapısındaki Türkiye için geçerli. Türkiye’nin Avrupalılığı hakkındaki önyargılarını aslında en iyi Nicholas Sarkozy’nin sözleri özetliyor. Türkiye’nin Avrupalı olmadığı konusunda birçok gerekçe öne sürülüyor. Ama bunlar arasında özellikle iki tanesi öne çıkıyor: din ve coğrafya. Örneğin coğrafyaya bakıp,  “Türkiye’nin % 95'i Asya’da, yalnızca Trakya yetmez” savı sık duyulur. Oysa ki eğer kıstas coğrafya ise Kıbrıs nasıl AB üyesi oldu? Şam’a yaklaşık 100 kilometre, Atina’ya 800 kilometre uzaktaki, Ankara ile aynı meridyendeki bir adadan bahsediyoruz. Euro banknotlarının üzerindeki haritaya bile tasarım zorluğu nedeniyle sığamayacak kadar doğudaki bir AB üyesi. AB’nin atası olan Avrupa Toplulukları’nın 1950’lerde kurulduğu dönemde Cezayir bir Fransız vilayetiydi. Dolayısıyla, AB’nin kurucusu bir ülkenin topraklarının yarıdan fazlası Afrika’daydı. Bu tarz önyargılara karşılık yine AB içinden Türkiye lehine birçok gerçek vurgulanmakta. Türkiye’nin 1954’den beri NATO üyesi ve 1996’dan beri AB ile gümrük birliği içinde olması; Başta Avrupa Konseyi olmak üzere tüm Avrupalı kurumların üyesi olması; özel sektör, sendikalar, serbest meslek grupları, öğrenciler, akademik kurumlar, bilimsel örgütler, Euraka, Erasmus, Leonardo, Socrates, Businness Europe, Eurochambers, ETUC, Eurocontrol, Eurovision, UEFA …  “Bu üyeliklerde Türkler bir kimlik sorunu yaşamıyorsa ve de AB ile artık mevzuatların tam uyumu aşamasına gelebildiyse, Avrupalılık tartışması soyut kalır” şeklinde düşünceler de mevcut. Ayrıca din konusu önyargıların yoğunlaştığı bir diğer alan. Bu konuda söylemek gerekir ki laik demokrasi Türkiye’de herhangi bir şekilde güçleneceğine zayıflarsa, AB üyeliği süreci zaten çöker. Türkiye bir felaket girdabına düşerken, AB için de çok önemli bir sorun kaynağı olur. Aksi takdirde, başarılı bir laik demokrasiye sahip ve de AB’ye üyelik koşullarını yerine getirmiş bir Türkiye’nin karşısına din gerekçesini çıkartacak bir AB, küresel güç olma yolunda iddiasını kaybetmiş, çökmekte olan bir uygarlık olma yoluna da girmiş demektir.

— AB’nin Türkiye konusunda yaşadığı fikir ayrılığı, kendi içinde yaşadığı sorunların da önemli bir göstergesi sayılabilir mi?

Tabi ki, çünkü Avrupa´nın geleceği üzerine önemli görüş ayrılıkları var. Bir tarafta uzak görüşlü, küresel gelişmeleri kavrayan bir siyasal çevre var. AB´yi daha geniş fakat aynı zamanda daha etkin işleyen bir siyasal birlik olarak görüyorlar. AB´nin küresel güç olarak kaderine yön verebilmesi için girişimci, yenilikçi, esnek, çok kültürlü, geniş coğrafyalı bir Avrupa için çalışıyorlar. Karşılarında ise iç siyasetin dehlizlerinde demagojiye yatkın, içine kapanık toplumsal eğilimlere yakın, hızla değişen dünyadan tedirgin bir siyaset güruhu var.
İlk grubun Avrupa ülküsünde, AB´nin değer ve koşulları ile uyum sağlamayı başarabilmiş bir Türkiye büyük bir kazanç olarak beliriyor. İkinci grup için ise, Türkiye karşıtı söylemlerin kısa vadeli getirileri daha cazip. Üstelik bu sayede aşırı duygusal olarak bildikleri Türk toplumunu caydırarak AB üyeliğinden vazgeçirmek umutları var. ´Ayrıcalıklı ortaklık´ gibi bir konuma fiilen mahkum ederek Türkiye´yi uydulaştırmayı istiyorlar. Türkiye´deki AB karşıtı abartılı söylemlerin aslında ülkeyi nasıl bir felakete sürükleyebileceğini görüyor, pek de hoşnut oluyorlar. Fakat bu grup şimdiye kadar çok ses çıkarsa da sonunda hep birinci grubun akılcılığı ve idealizmi baskın çıktı.

— Siyasal iletişim Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerinde ne derece önemli olabilir?

Günümüzde siyasetin yeni bir döneme girdiğini görüyoruz. Demokrasilerde siyasal iletişim giderek belirleyici bir etken haline geldi. Türkiye dahil her demokratik ülkede bazen bir görüntü, bir fotoğraf, bir slogan gündemi belirler hale gelebiliyor. Toplumların eğitim seviyesi artar ve hareketli bilgi teknolojileri ilerlerlerken, siyasal yönetim konuları da karmaşıklaşıyor, teknik derinliklerde boğuluyor. Siyasetçi ile seçmeni arasındaki ilişkide iletişimin yüzeysel katmanı baskın çıkıyor. Günlük yaşamda, pazarlama, iletişim ve medya çağını giderek daha yoğun bir şekilde yaşıyoruz. Alışveriş yaparken, iş yaşamında kararlar verirken, kişisel ilgi alanlarında, eğlencede, dinlenmede, gezide, sosyal ağlarda, çocuklarla ilgili konularda bu çağın içindeyiz. Toplumsal yaşam buna göre bir dönüşüm içinde. Uluslararası ilişkilerde de bu boyut paralel bir gelişme yaşıyor. Bir ülkenin politikalarını daha iyi savunabilmesi, bu gerçeği anlamasına, kabullenmesine ve gereğini yapmasına bağlı. Türk devleti dış ilişkilerde siyasal iletişim açısından çağı henüz yakalayamadı. Pazarlama mantığı yok. Medya bilinci zayıf. Bilgi teknolojileri yetersiz. Haklı olduğumuz konularda, bizim bir bakan bir AB başkentindeki muhatabına istediği kadar anlatsın meramını, cilt cilt dosya da versin; sonuçta o bakanın seçmeninin kendi basınında ne okuduğu ve televizyonunda ne gördüğü daha belirleyici oluyor. Örneğin Kıbrıs konusunda, AB ülkelerindeki resmi temaslarda, konferanslarda, uluslararası platformlarda, internet ortamında ve diğer etkinliklerde, Türkiye’nin barış politikasını çarpıcı şekilde özetleyen, insan etkenini ön planda tutarak Kıbrıslı Türklerin bir fotoğrafı ile “Barış ve Avrupa için oy verdik” gerçeğini hatırlatan bir sayfalık bir belgenin dağıtılmıyor olmasının bir gerekçesi var mıdır?

—TCK’nın 301. maddesi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Bu konuda Türkiye'nin ulusal çıkarları açısından vahim bir durum var. Türkiye siyasal, ekonomik ve toplumsal zarar görüyor. Bu durumdan, yani 301. maddenin hâlâ varlığını sürdürmesinden hiçbir şey kazanmıyor.   Çünkü zaten bu madde çağdaş Türkiye’ye yakışmıyor ve amacına ihanet ediyor. Ayrıca Türkiye karşıtlarını güçlendiriyor ve terör odaklarının işine yarıyor. Sonuç olarak Türkiye kaybetti. Şimdi artık esas soru şu: bu kaybın hesabını Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına kim, nasıl verecek?"
Geçmişte de Türkiye birçok yasasından çok çekti. Anti-demokratik uygulamalardan dolayı dış siyasette yıprandı. Kendisine ulusal çıkarları açısından hiçbir katkı sağlamayan demokrasi sorunlarından kurtulabilmiş bir Türkiye 20. yüzyılı çok daha güçlü bir şekilde geride bırakabilirdi. İnsan hakları ihlalleri Türkiye'ye pek çok haklı davasında büyük zarar verdi. Kıbrıs, Ermeni savları, terörle mücadele ve AB süreci bunların başında geliyor. Ayrıca insan hakları ve demokrasi açıkları dış ticaret, uluslararası yatırımlar, turizm ve ülke markası gibi alanlarda Türkiye'nin ekonomik gücünü layıkıyla değerlendirmesini de zorlaştırdı. Her şey bir yana Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ulusal onuru ve uluslararası saygınlığı zedelendi.

— Bu tür hataları tekrarlanması dış politika alanında Türkiye’yi nasıl etkiliyor?

Hataların olması “Türkiye’nin kendi ayağına kurşun sıkması” olarak algılanıyor. Avrupa basını böyle tanımlıyor bazı gelişmeleri. Brüksel'deki düşünce kuruluşları da, AB Komisyonu yetkilileri ve Türkiye dostu Avrupa parlamenterleri de. Türkiye'nin karşıtlarını sevindiren, onları Türkiye aleyhine etkinliklerinde güçlendiren her olay, girişim, tavır, söz, söylem, sessizlik, siyaset, siyasetsizlik, yasa veya yorumu, ülkeye ve topluma zarar verir. Sonuçta, bazı politika veya kararların kendine göre meşru koşulları veya nedenleri olsa da, ortaya çıkan zarar kazançtan fazladır ve nihai olarak ortada ülkenin net kaybı söz konusudur. Dış politika alanında Kıbrıs, Ermeni savları, terörle mücadele gibi konularda siyasal ağırlığımız erozyona uğradı. Türkiye geçtiğimiz yıllarda insan hakları ve demokrasi sorunlarını daha hızlı ve etkin bir şekilde aşabilmiş olsaydı, bugün dış politika sorunlarımızda çok daha güçlü olurduk. Bu sorunları yaratanlar, önemsemeyenler veya çözemeyenler Türkiye düşmanı lobileri sevindirdiler.

14.03.2008

Bu içerik 929 kere okunmuştur
 

Üye Alanı



Anketler

Türkiye Avrupa Birliği'ne Tam Üye olur mu ?

 

 

 


  Neticeler

E-Mail Bülteni