Kürşat Tüzmen Röportajı
Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'in, Merve Seren'e Ankara'da verdiği bilgilendirici röportajı, Sanayi ve Ticaret Politikalarına uyum konusunun tartışıldığı bir dönemde okurlarımıza sunuyoruz.
Seren: Türkiye’nin dış ticaret politikalarının Avrupa dış ticaret politikalarıyla paralelleştirilmesi söz konusu olacak mıdır? Bu bağlamda, Türkiye’nin öncelikli stratejisi nedir?
Tüzmen: Türkiye’nin 1 Ocak 1996’da katıldığı Gümrük Birliği, pazarların bütünleşmesi anlamına gelen taraflar arasında malların serbest dolaşımı esasına dayanan ve bu çerçevede taraflarca üçüncü ülkelere karşı ortak ticaret politikası tedbirlerinin uygulanmasını gerektiren bir ekonomik entegrasyondur. Bu çerçevede, Gümrük Birliği’ne geçiş ile birlikte, sanayi ürünleri ticaretinde AB ile aramızdaki gümrük vergileri sıfırlanmış ve Türkiye üçüncü ülkelere karşı Ortak Gümrük Tarifesi uygulamaya başlamıştır.
Bu uygulama kapsamında, Gümrük Birliği öncesinde sanayi ürünlerinde %16 seviyesinde olan ortalama gümrük vergisi oranı, 1996 yılı başı itibariyle AB ülkeleri için “
Gümrük Birliği kapsamında yer almayan temel tarım ürünleri ticaretinde ise, Ortak Tarım Politikası’nın Türkiye tarafından üstlenilmesine kadar geçecek sürede tarafların birbirlerine pazara giriş kolaylıkları tanımaları öngörülmüştür. İşlenmiş tarım ürünleri ise Türkiye-AB Gümrük Birliği kapsamında yer almakta olup, bu ürünlerin ticareti Topluluğun sistemi paralelinde sürdürülmektedir.
Malların serbest dolaşımının teminat altına alınması için ticaret politikasının yanı sıra rekabet, fikri mülkiyet, standartlar ve teknik mevzuat uyumu çalışmaları tamamlanmış ve uygulamaya konulmuştur. Bu kapsamda, ihracat ve ithalatta ortak kurallar, kotaların yönetimi, dampingli ve sübvansiyonlu ithalata karşı korunma, tekstil ürünleri ithalatındaki düzenlemeler ile dahilde ve hariçte işleme rejimlerine ilişkin mevzuat AB ile uyumlu hale getirilmiştir.
Türkiye’nin Ortak Ticaret Politikası’na uyum alanında başka bir yükümlülüğü de, AB’nin üçüncü ülkelere karşı uyguladığı ikili ve otonom tercihli ticaret rejimlerinin üstlenilmesidir. Bu çerçevede, Türkiye, çok sayıda ülke ile Serbest Ticaret Anlaşması (STA) imzalamıştır. 8 Merkezi ve Doğu Avrupa Ülkesinin (Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Polonya, Macaristan, Slovenya, Letonya, Litvanya, Estonya) 1 Mayıs 2004 itibariyle ardından Romanya ve Bulgaristan’ın 1 Ocak 2007 tarihi itibariyle AB’ne üye olmaları nedeniyle bu ülkelerle akdedilen anlaşmalar sona ermiş ve ticaretimiz Gümrük Birliği çerçevesinde işlemeye başlamıştır. Halen, EFTA, İsrail, Makedonya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Filistin, Tunus, Fas, Suriye ve Mısır ile imzalanan on adet STA yürürlükte olup, Arnavutluk ile imzalanan STA’nın onay süreci devam etmektedir.
Öte yandan, Lübnan, Ürdün, Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri (Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Suudi Arabistan, Umman, Katar ve Kuveyt) ile müzakereler sürmektedir. Ayrıca, Meksika, Güney Afrika Gümrük Birliği(SACU), MERCOSUR ülkeleri (Arjantin, Brezilya, Paraguay, Uruguay) Şili, Cezayir, Sırbistan, Karadağ ve AB’nin Ekonomik İşbirliği Anlaşmaları akdetmek üzere müzakerelerde bulunduğu Afrika, Karayip, Pasifik ülkelerinden 36 Afrika ülkesi ile STA müzakerelerinin başlatılmasına yönelik girişimler devam etmektedir.
Serbest Ticaret Anlaşmaları, başta komşu ve çevre ülkeler olmak üzere dış ticaretimizin geliştirilmesi; ihracatçılarımızın dış pazarlarda, başta AB ülkelerinin müteşebbisleri olmak üzere rakipleri ile eşit şartlarda rekabet edebilmesinin temini; karşılıklı yatırımların artırılması ve müşterek teşebbüslerle ülkemizin uluslararası rekabet gücünün artırılması bakımından önem taşımaktadır. Bu kapsamda, ülkemiz dış ticaret poltikasının temel önceliklerinden birisi AB’nin STA imzalamış olduğu ülkeler ile benzer anlaşmaları ivedilikle tamamlamaktır.
Gümrük Birliği kapsamında AB’nin Ortak Ticaret Politikası’na uyum yükümlülüğümüz sonucu akdedilen serbest ticaret anlaşmalarının dış ticaretimize olumlu etkileri ticaret verilerinden de açık olarak görülmektedir. 1996-2006 döneminde, toplam ihracatımız %267, ithalatımız ise %214 oranında artarken, STA imzaladığımız ülkelerle ikili ticaretimizde, sağlanan pazara giriş kolaylıklarının etkisiyle, ihracatımız %402, ithalatımız ise %289 oranında artış kaydetmiştir.
Bu bağlamda, AB tarafından 2003 yılında Cezayir, Beyaz Rusya, Mısır, İsrail, Ürdün, Libya, Lübnan, Moldova, Fas, Filistin, Suriye, Tunus, Ukrayna, Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan ile ekonomik, ticareti ve siyasi ilişkileri geliştirmek amacıyla oluşturulan Avrupa Komşuluk Politikası ve Ukrayna, Rusya Federasyonu, Moldova, Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan’ın dahil olduğu bölge ülkeleri ile Avrupa Birliği arasındaki işbirliğinin geliştirilmesine yönelik Karadeniz Sinerjisi kapsamında atılacak adımlar dikkatle takip edilmektedir. Söz konusu politika kapsamındaki ülkeler Türkiye’nin komşu ve çevre ülkelerini teşkil etmekte ve dış ticaretimizin geliştirilmesi açısından ciddi potansiyel oluşturmaktadır. Bahse konu AB politikalarının etkin olarak uygulanması Akdeniz ve Karadeniz çevresindeki ülkeler ile AB arasında serbest ticaret ağının kurulması ile neticelenecektir.
Öte yandan, 1/95 sayılı OKK’nın 16’ncı maddesi uyarınca ülkemizin 2001 yılı itibariyle üstlenmesi gereken AB'nin gelişme yolundaki ülkelerle en az gelişmiş ülkelere uyguladığı otonom tarife tavizlerinden oluşan AB-Genelleştirilmiş Tercihler Sistemi (GTS), ilk etapta 2002 İthalat Rejimi Kararı çerçevesinde, belirli bazı ürünler bakımından yürürlüğe konulabilmiş; bilahare, 2003 ve 2004 yılı İthalat Rejimleri yoluyla GTS Rejimimizin kapsamı genişletilmiştir. Bu kapsamda, ülkemiz, AB GTS rejiminin genel ve özel düzenlemelerinin tümünü uygulamaya koymuş bulunmaktadır.
Görüldüğü üzere, Gümrük Birliği yükümlülükleri çerçevesinde gerçekleştirilen düzenlemeler nedeniyle Türkiye’nin dış ticaret politikaları sanayi ürünleri itibariyle büyük ölçüde AB ile paraleldir. Bu durum yıllık İlerleme Raporlarında, Ortak Ticaret Politikası’na ilişkin bilgi alışverişinin gerçekleştiği Bilgilendirme Toplantıları’nda ve katılım müzakereleri kapsamında gerçekleştirilen tarama toplantılarında Komisyon yetkililerince de teyit edilmektedir. Bununla birlikte, ülkemizin AB’ye üyelik sürecinde tamamlaması gerekli olan bazı alanlardaki çalışmalarımız katılım perspektifinde devam etmektedir. Bu kapsamda, önümüzdeki dönemde katılım müzakereleri çerçevesinde gerçekleştirilecek uyum çalışmaları için bir yol haritası niteliği taşıyan “Türkiye’nin AB Müktesebat Uyum Programı” çerçevesinde 2007-2013 döneminde gerekli düzenlemeler gerçekleştirilecektir.
Türkiye, Gümrük Birliği ilişkisi nedeniyle AB ile yüksek düzeyli bir entegrasyon tesis etmiş durumda olmakla birlikte, Gümrük Birliği’nin AB Tek Pazar oluşumunun sadece bir boyutu olduğu, ayrıca, tarım, AKÇT, kamu alımları ve hizmet ticaretinin Gümrük Birliği’ne dahil olmadığı göz önünde bulundurulduğunda tam üyelikle birlikte taraflar arasında ticaretin geliştirilebileceği önemli bir potansiyel mevcuttur. Türkiye’nin Avrupa Tek Pazarı’na tam katılımıyla, AKÇT ve tarım ürünleri ticaretinde tarifelerin kaldırılması, kamu alımları ve hizmet ticareti bakımından tek pazara dahil olunmasıyla ticari entegrasyon daha da derinleşecektir. Türkiye’nin Tek Pazar’a dahil olmamasından kaynaklanan fiziki, mali ve teknik engeller büyük ölçüde ortadan kalkacak ve Türkiye, AB pazarına diğer üye ülkeler ile eşit şartlarda erişim imkanını tam olarak elde edecektir. Bu kapsamda, Hollanda Ekonomik Politika Analizi Bürosu’nun yaptığı projeksiyona göre; Türkiye’nin Avrupa Tek Pazarı’na tam katılımıyla Türkiye ile AB arasındaki ikili ticaretin %34 seviyesinde bir artış kaydedebileceği tahmin edilmektedir.
Seren: Rusya’nın Kafkaslarda artan rolünü göz önünde bulundurduğumuzda, Avrupa destekli bir Türkiye’nin enerji ürünleri ticaretinde etkin olması üzerine projeler var mıdır?
Tüzmen: Ortadoğu’daki kaynaklar kadar zengin olmasa da 60 milyar varil petrol 48 trilyon m3 doğalgaz rezervine sahip olan Rusya, günde 9.63 milyon varil ve 1.84 milyar m³ ile dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz üreticisidir. Rusya, Orta Asya ve Hazar bölgesinin enerji kaynaklarının Avrupa’ya aktarılması konusunda boru hatlarının kontrolünü elinde tuttuğu için monopol konumundan faydalanmaktadır. Şu anda Hazar çevresinde varolan boru hatları, SSCB döneminde üretici ve tüketici ülkeleri birbirleriyle ve özellikle Rusya ile içsel olarak bağlantılı hale getirmek için planlanmış ve inşa edilmiştir. Bu nedenle eski rotaların hepsi Rusya’dan geçmektedir.
Bu alanda avantajlı bir konuma sahip olan Rusya, dünyadaki politik etkisini arttırmak için enerji kartını şimdilik sadece komşusu olan eski SSCB ülkelerine karşı kullanmıştır. Özellikle Kafkaslarda Batıyla yakınlaşan Gürcistan ve Azerbaycan’a karşı gaz fiyatının arttırılmasına yönelik politikalar kullanılması, Gazprom’un herkese serbest piyasa ekonomisi şartlarına uygun olarak aynı tür fiyat politikası uygulayacağı yönündeki açıklamaları ile çelişmektedir. Ayrıca Rusya’nın Uluslararası Enerji Şartını onaylamama konusundaki direnişi de AB’yi endişelendiren bir diğer hususu teşkil etmektedir.
Bu noktada, sahip olduğu jeo-stratejik konumu ile Avrupa ve Asya arasında doğal bir geçiş hattı oluşturan Türkiye’nin, hem Orta Doğu hem de Orta Asya kaynakları için enerji koridoru, merkezi ya da köprüsü olarak önemi Avrupa ve ABD nezdinde her geçen gün daha da artmaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’nin uluslararası enerji güvenliği için kilit bir rol üstlendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Nitekim, Enerji konusunda dışa bağımlılıkları giderek artan ABD ve AB, dünya petrolünün %65’ini, doğal gazın ise %40’ını bulunduran ve giderek istikrarsızlaşan Ortadoğu’ya alternatif olabilecek enerji kaynakları arayışı içindedirler.Ayrıca, Türkiye’nin enerji sektöründe yatırımların korunması ve teşvikini amaçlayan 51 üyeli Enerji Şartına tam üye olması, izlediği politikalar ile enerji sektörü için gerekli istikrar örneğini göstermesi ve ilerleyen yıllarda koridor ya da köprü görevini üstlenebilmek için uluslararası platformda güven oluşturması, enerji ticaretinde etkin olacağının bir göstergesidir.
Türkiye’nin Enerji Topluluğu Anlaşmasına katılması için AB’den aldığı davet de, AB’nin enerji arz güvenliği açısından Türkiye’ye verdiği önemin en somut göstergesidir. Ülkemiz ile AB arasında süregelen müzakereler ile beraber değerlendirilmek üzere, söz konusu proje, çeşitli yasal düzenlemeler engeline takılmaksızın AB iç pazarına giriş olanağı sağlamaktadır.
Diğer taraftan, Türkiye ile Rusya Federasyonu arasındaki ilişkilerde özellikle son yıllarda gittikçe artan bir yakınlaşma gözlemlenmektedir. İki ülke arasındaki ticaret hacminin 21 milyar dolara ulaşması, Türk firmalarının Rusya’da üstlendikleri taahhüt projelerinin değerinin 20 milyar doları aşmış olması, karşılıklı yatırımların hızlı bir artış trendi göstermesi, ulaştırmadan turizme kadar ekonominin tüm alanlarında yoğun bir işbirliği sürecinin bulunması her iki ülke açısından da diğerinin vazgeçilmez konumunu ortaya koymaktadır.
Enerji alanında yürüttüğümüz temel projeleri, mevcut Rusya-Türkiye Batı doğal gaz ve Mavi Akım doğal gaz boru hatları, Bakü-Tiflis-Ceyhan ham petrol ve Bakü-Tiflis-Erzurum doğal gaz boru hatları ile proje aşamasında olan Orta Asya doğal gazının Avrupa’ya sevkini hedefleyen NABUCCO projesinin temelini oluşturan Trans Hazar doğal gaz boru hattı ve Samsun-Ceyhan petrol boru hattı projeleri oluşturmaktadır. Öte yandan başta İran ve Irak olmak üzere Ortadoğu petrol ve doğal gazının da Türkiye üzerinden uluslararası piyasalara arzını temin edecek projeler üzerinde de çalışılmaktadır.
Görüleceği üzere, Türkiye’nin enerji konusunda sergilediği yaklaşımın Rusya’ya karşı Avrupa-ABD ittifakı içinde yer almak ya da Rusya ile işbirliği içinde bu gruba karşı bir tutum içinde bulunmak şeklinde yorumlanmaması gerekir. Türkiye’nin bu alandaki temel politikası tamamen Türkiye’nin menfaatlerinin azami ölçüde korunmasına ve geliştirilmesine hizmet eden ve bölgesel ve küresel istikrarın sürdürülmesini hedefleyen bir yaklaşım olarak özetleyebiliriz.
Seren: Türkiye dış ticarette vize sorunuyla karşılaşan işadamları için nasıl bir çözüm üretmeyi düşünüyor?
Tüzmen: Dış ticarette diğer ülke işadamlarının vize sorunları bizim de gündemimizde olan ve üzerinde sürekli değişik çözüm mekanizmaları geliştirdiğimiz bir konudur. Arzumuz, bu sorunların toptan çözüme kavuşturulmasıdır ancak ülkemiz ve dünyada siyasi ortamdaki değişimler bu tür sorunların çözümünü zorlaştırmaktadır. Amacımız, her türlü ortam ve şartlarda, ekonomik ve ticari ilişkilerin çekirdeğini oluşturan bu zümreye her türlü kolaylığın sağlanmasıdır.
Konuyla ilgili olarak Dış Ticaret Müsteşarlığımız ile Dışişleri Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı görevlileri zaman zaman bir araya gelerek çözümler üretmeye çalışmaktadır. Karşılaşılan vize sorunları konusunda Dışişleri Bakanlığımız ile hızlı bir görüşme ve yazışma trafiği cereyan etmektedir. Gelecek olan işadamlarının ivedilikle vizelerinin verilmesi konusunda bu iki devlet kurumu arasında yapıcı ve iyi niyetli çalışmalar sürmektedir. Öte yandan, yabancı işadamlarının aciliyet arz eden vize taleplerini ülkeye giriş noktasında vize verilmesi yoluyla aşmaya çalışmaktayız.
Bu konuların çözümüne yönelik olarak ülke işadamlarının üyesi olduğu ticaret veya sanayi odalarından bir yazı alması ve Büyükelçiliklerimiz veya Konsolosluklarımızca bu yazıya binaen hızlı vize verilmesi bir çözüm olabilir. Ayrıca birçok ülke için istizan gerekmektedir. Bu gibi durumlarda Büyükelçi veya Konsolosun inisiyatifi ortadan kalmakta ve vize süreci 20–30 gün olmaktadır. İstizan gereken ülke işadamlarına vize verilmesinde onay süreci kısaltılması veya Büyükelçilik ya da Konsoloslukların mutlak inisiyatifi olmasının gerekliliğini düşünüyoruz. Diğer bir çözüm olarak, Ticaret Müşavirliklerimizin veya Ataşeliklerimizin bulunduğu ülkelerde Müşavir ve/veya Ataşelerimizin olumlu görüşü alınarak yerinde ve hızlı vize verilmesi sürecini de uygulanabilir bir pratik olarak görmekteyiz.
Seren: İhracat hedeflerimizle beraber ithalat değerlerimizdeki yükseliş uzun vadede yüksek cari açığın olumsuz etkileriyle gölgelenmez mi? Diğer bir ifadeyle, teknolojik sanayi ihracatı hedefinin neresindeyiz ve cari açığı düşürecek yegane formül katma değeri yüksek ürünlerin ihracatı mıdır?
Tüzmen: Son beş yılda, sağlanan ekonomik ve siyasi istikrar sonucunda ihracata dayalı, verimlilik artışı ile desteklenen hızlı ve istikrarlı bir büyüme performansı ortaya konmuş ve GSMH ortalama %7,5 büyüme kaydetmiştir. Aynı dönem, ihracatımızda bir atılım sürecini ifade etmektedir. 2000 yılında 27,7 milyar dolar olan ihracatımız 2006 yılında üç katını geçerek 85,5 milyar dolara gelmiştir. 20 çeyrek kesintisiz büyüme sürecine katkı yapan unsurların başında ihracatımızın geldiği görülmektedir.
Bu süreçte, Acil Eylem Planı ile Hükümetimizin Dış Ticaret Müsteşarlığı’na verdiği görev doğrultusunda hazırlanan ve kamuda uygulamaya geçirilen ilk strateji olması ile özel bir önem taşıyan İhracat Stratejik Planı ise ihracat politikalarına temel teşkil ederek, ihracat ile ilgili faaliyet ve projelerin koordinasyon zemini olmuştur. Söz konusu Stratejinin Genel Amacı “sürdürülebilir ihracat artışını sağlayacak ihracat yapısının oluşturulması” olarak belirlenmiş ve tüm çalışmalar bu doğrultuda belirlenmiştir. Dahilde İşleme Rejimi Otomasyonu, Turquality, Pazara Giriş Projeleri gibi bir çok proje ve faaliyet ile, ihracat yapımızın katma değeri yüksek bir yapıya dönüşmesi, ihracat işlemlerinde bürokrasinin azaltılarak hız ve etkinlik sağlanması, ihracatta bölgesel ve sektörel çeşitliliğin sağlanması amaçlarına yönelik olarak hayata geçirilmiştir.
Bu dönemde ithalatımız ihracatımızdan daha hızlı artmış ve 2006 yılı itibarıyla ithalatımız 138,3 milyar dolara yükselirken, ihracatın ithalatı karşılama oranı %61,8 olarak gerçekleşmiştir. 2006 yılında %40,5 artarak 31,8 milyar dolara ulaşan cari işlemler açığının en önemli unsuru dış ticaret açığı olmuştur.
İthalatın büyüme sürecinde artış kaydetmesi ekonominin yapısal özelliklerinin bir sonucudur. Dolayısıyla, ülkemizin ithalatı büyük ölçüde özel sektörün yatırım-üretim-ihracat zincirinin sağlıklı işleyebilmesi için yurtdışından temin ettiği girdilerden oluşmaktadır. Bu zincirin ithal girdi bağımlılığının azaltılması yönündeki yapısal dönüşüm ise dinamik bir süreci kapsamakta olup, orta ve uzun vadede geliştirilecek politika önlemleri ve hayata geçirilecek stratejik faaliyetlerle önemli aşamalar kaydetmek mümkün olacaktır.
Bugün ülkemizde üretim ve ihracat içerisinde teknolojinin yoğunluğu gelişmiş ülkeler seviyesine henüz ulaşamamıştır. Ülkemizde ihracatında teknoloji yoğunluğu incelendiğinde, ileri teknolojili ürünlerin payı %6 iken, teknoloji yoğunluğu ortanın üstü olan ürünlerin payı %28,5’tir. Bu oranlar Avrupa Birliği’nde sırasıyla %21,5 ve %41,9’dur. Bu çerçevede, ülkemizde teknolojinin imkanlarının üretim süreçlerinde artan ölçüde kullanılması faktör verimliliğini artıracak ve önemli bir rekabet avantajı oluşturacaktır.
Bu kapsamda, sürdürülebilir ihracat artışının gerçekleştirilmesi ve ihracata yönelik üretim ve pazarlama süreçlerinde katma değerin artırılması, dolayısıyla dış ticaretimizin daha sağlıklı bir yapıya kavuşturulması ancak ihracatımızın rekabetçi yapısının geliştirilmesiyle mümkündür. Nitekim, gittikçe daha fazla yeni buluşlara ve bilgiye dayalı hale gelen günümüz uluslararası pazarlarında, ülkelerin rekabet gücünü belirleyen temel etkenlerin başında, Ar-Ge ve innovasyon kaynaklı yüksek ve sürdürülebilir verimlilik artışı gelmektedir. Öte yandan, ürün farklılaştırması, markalaşma, ileri teknolojilerin adaptasyonu, bilişim teknolojilerinin kullanımı da rekabet gücüne katkıda bulunan diğer faktörler arasında ön plana çıkmaktadır.
Ülkemizde makroekonomik dengeler açısından problem oluşturabilecek cari işlemler açığının daralması için ithalat konusunda alınabilecek önlemler konusunda Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi taraf olduğumuz uluslararası organizasyonlara bulunduğumuz taahhütler nedeniyle çok geniş bir hareket alanımız bulunmamaktadır. Asıl hareket alanı üretim ve istihdama çok önemli katkıları olan ihracat alanında olup, bundan sonra da, İhracat Stratejik Planı temelinde hedefe odaklanmış bir şekilde politikaların oluşturulması ve bu yönde adımların atılmasıyla dış ticaret dengemizde ihracat lehine gelişmelerin yaşanması mümkün olabilecektir.
Sonuç olarak, üretim ve ihracat yapımızda teknolojik ilerleme paralelinde verimlilik artışına dayalı sağlanacak dönüşüm, sadece cari işlemler açığının daraltılmasına yönelik katkıda bulunmanın ötesinde, enformasyon devriminin yaşandığı ve sert rekabet koşullarının hakim olduğu süreçte ülkemize üstünlük sağlayacaktır.
Seren: Dış Ticarette Anadolu’nun rolü nedir? KOBİ’leri ihracata teşvik adına bir çalışma yapıyor musunuz?
Tüzmen: İstatistiki veriler, Anadolu’nun gerek ihracatta gerekse ithalatta önemli aşamalar kaydetmekle birlikte yeterli sayılabilecek hacme ulaşmadığını, ancak bazı illerimizin bu konuda ön plana çıktığını göstermektedir.
Örneğin, İstanbul ilimiz 2004-2006 yılları arasında toplam ihracatımızın sırasıyla %58,3, %56,6 ve %54,9’unu gerçekleştirirken, Marmara Bölgesinin ihracattan aldığı pay sırasıyla %74,8, %73,6 ve %73,8 olmuştur. Bu dönemde diğer bölgelerimizin ihracat performansları değişkenlik göstermiştir. Akdeniz Bölgesi’nin ihracattan aldığı pay %4,3-4,2 arasında değişirken, Doğu Anadolu Bölgesi %0,6-%0,7 arasında pay almıştır. Ege Bölgesi’nin ihracatımızdaki payı %10,2-%10 aralığında değişim göstermiş, Güney Doğu Anadolu Bölgesi ihracattaki payını %2,3’ten %2,6’ya yükseltmiştir. İç Anadolu Bölgesi’nin genel ihracatımızdaki payı %5,6’dan %6,3’e çıkmış, Karadeniz Bölgesinde ise bu oran %2,2-%2,3 arasında değişmiştir. 2004-2006 arasında Elazığ, Hakkari, Van, Mardin, Şanlıurfa, Çankırı, Kırşehir, Artvin, Kastamonu, Rize ve Kocaeli’nde %100’ün üzerinde ihracat artışı gerçekleşmiştir. 2006 yılı itibarıyla ihracat yapmayan tek bir ilimiz bile kalmamış olup, 8 ilimiz 1 milyar doların üzerinde ihracat gerçekleştirmiştir.
İthalatta da benzeri bir durum söz konusu olup, İstanbul ilimizin ithalattan aldığı pay 2004-2006 yıllarında sırasıyla %62,3, %60 ve %58,2 olurken, Marmara Bölgesinin payı aynı dönemde sırasıyla %78,5, %77,3, %76,2 olmuştur. Bu dönemde Akdeniz Bölgesinin payı %2,9’dan %3,3’e çıkmış, Doğu Anadolu Bölgesi’nin payı az da olsa artarak %0,1’den %0,2’ye yükselmiştir. Ege Bölgesi 2004 yılında ithalattan %6 pay alırken, 2006 yılında bu oran %5,3’e gerilemiştir. 2004 ve 2006 yıllarında Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin payı %1,6-%1,5 arasında değişmiştir. İç Anadolu Bölgesi’nin payı %9,1’den %11,7’ye yükselirken, Karadeniz Bölgesi’nin ithalattaki payının %1,7 ile %1,8 arasında değiştiği görülmüştür. Söz konusu üç yıllık dönemde Osmaniye, Hatay, Ağrı, Bingöl, Elazığ, Erzurum, Aydın, Denizli, Diyarbakır, Kırşehir, Nevşehir, Sivas, Bartın, Bayburt, Karabük, Kastamonu illerimizde gerçekleştirilen ithalat miktarının %100’ün üzerinde arttığı görülmektedir.
Özetle, dış ticaretimizde Marmara Bölgesi ve özellikle İstanbul’un belirgin bir ağırlığı söz konusu olup, tüm bölgelerimizin artan oranda dış ticaret yoluyla dünyayla entegre olmaları ve dolayısıyla rekabet güçlerini ve refah düzeylerini artırmaları stratejik olarak hedeflenmektedir.
Tüm illerimizin daha fazla ihracata yönlendirilmesi amacıyla Dış Ticaret Müsteşarlığının bağlı kuruluşu İhracatçı Geliştirme Merkezi-İGEME, kuruluşundan bu yana Türk ihracatçısına çok geniş bir hizmet yelpazesinde destek vermektedir. KOBİ’lerin dünyaya açılmalarını sağlamada eğitilmiş insan gücününün ve özellikle dış ticaret eğitimi almış elemanların önemli bir rol oynadığının bilinciyle son yıllarda eğitim programları yurt çapında yaygınlaştırılmış ve iş çevrelerinden alınan talepler doğrultusunda bu konudaki hizmetlere yeni ürünler eklenmiştir. 1994 yılından beri düzenlenmesine devam edilen 2-4 günlük “Dış Ticaret Eğitim Programları”nın, yanısıra yarım günlük ya da bir günlük “Özel Konulu Eğitim Programları”, “Ülke Sohbet Toplantıları” ve “İşletme Yönetimi Sistemi Seminerleri” düzenlenmekte, bunlara olan talep her yıl artmaktadır.
Bunun yanında, İhracat Stratejik Planı kapsamında İGEME Bünyesinde “Ticari Bilgi ve Rehberlik Hizmetleri” Birimi oluşturulmuş olup, söz konusu birim firmalarımızın bilgi taleplerini 1-2 günlük sürelerde yerine getirmektedir.
Diğer taraftan, birincisi 1998 yılında kutlanan ve 2006 yılında dokuzuncusunu gerçekleştirdiğimiz Dış Ticaret Haftası da çok önemli bir işlevi yerine getirmektedir. Kamuoyunda ihracatın ekonomik kalkınma üzerindeki önemini açıklamak ve daha bilinçli bir ihracatçı profili yaratmak amaçlarıyla kutlanan hafta süresince ülkemizin çeşitli bölgelerindeki illerde seminerler düzenlenmekte, Türkiye çapında ilk ve orta öğrenimdeki tüm öğrencilerimizin katılabildiği kompozisyon yarışması ve ülkemizin her köşesindeki üniversitelerimizden gençlerin katıldığı, araştırmalarını sundukları gençlik kurultayı yapılmaktadır.
İmalat sanayi üretiminin çok büyük bir kısmını gerçekleştiren ancak ihracattan aldıkları pay arzu edilen seviyelerde olmayan KOBİ’lerimizin üretim ve pazarlama süreçlerinde rekabet güçlerinin artırılması amacıyla Dış Ticaret Müsteşarlığı halihazırda Ar-Ge, Çevre, Pazar Araştırması, Yurtdışı Ofis-Mağaza İşletme ve Marka Tanıtımı, İstihdam, Eğitim, Yurtdışı Fuar ve Turquality başlıklı sıralanan devlet yardımı programlarını uygulamaktadır. Bu devlet yardımları 2007 yılında da verilmeye devam edilecektir:
Firmalarımızın markalaşma faaliyetlerinin hızlandırılabilmesi amacıyla uygulanan bu destek programı kapsamında firmaların markaları ile ilgili olarak gerçekleştirecekleri marka tescili, tanıtım, pazarlama ve reklam faaliyetleri; yurt dışında açtıkları ve açacakları mağaza, depo, şube, ofis, showroom ve reyonların kira ve komisyon giderleri, “franchising” sistemi ile işletecekleri mağazalara ilişkin dekorasyon giderleri, ürünleri ile ilgili olarak alacakları kalite belgeleri ve markalaşma konusunda gerekli görülen tüm eylemler ve girişimleri desteklenmektedir.
En önemli dış ticaret politikası araçlarımızdan biri olan ihracata yönelik devlet yardımı programları sürekli revizyondan geçirilerek günün koşullarına göre değişiklikler yapılmaktadır. Özellikle pazarlama stratejilerinin çok önem kazandığı günümüzde firmalarımızın yurt dışı pazarlama faaliyetlerini desteklemek için 1997 yılından beri uygulanmakta olan “Pazar Araştırması Yardımı Tebliği” 2006 yılının son çeyreğinde tamamen değiştirilerek içinde dört ayrı destek unsurunu sunan 2006/6 sayılı “Pazar Araştırması ve Pazarlama Desteği Hakkında Tebliği” yürürlüğe girmiştir. Bu yardım programı ile firmaların yurt dışı pazar araştırmaları, pazar araştırma raporlarının alımı, sektörel ticaret heyetlerine katılım ve uluslararası elektronik ticaret sitelerine üyelik desteklenmektedir.
97/5 sayılı Çevre Maliyetlerinin Desteklenmesi Hakkında Tebliğ'de 2006 yılında revize edilerek etkin bir şekilde kullanılması sağlanmıştır. Bu kapsamda destek unsuru genişletilmiş ve destekten daha çok sayıda ve ölçekte firmamızın yararlanmasını sağlayacak bir yapı oluşturulmuştur. Ayrıca, önümüzdeki günlerde yapılacak başka bir değişiklikle tarım sektöründe faaliyet gösteren firmalarımızın ürünlerine ilişkin laboratuar analizleri ile belgelendirme (sertifikasyon) işlemlerine ilişkin maliyetlerinin desteklenmesi öngörülmektedir.
Müsteşarlığımızın en fazla önem verdiği ve gelecekte ihracat artışı için elzem olan markalaşma için “Türk Ürünlerinin Yurt Dışında Markalaşması Türk Malı İmajının Yerleştirilmesi ve Turquality'nin Desteklenmesi Tebliği” 2006 yılında değiştirilmiştir. Bu yardım programından 2007 yılından itibaren büyük verim alacağımızı düşünüyoruz.
Ülkemizde ihracat yapamamasında eğitim eksikliğinin önemli rol oynadığı hep altı çizilen bir konu olmuştur. Firmaların dış ticaret konularında ve tasarım konusunda eğitim eksikliklerini gidermeyi çalışma gündemimize aldık. Mevcut eğitim tebliğini tamamen değiştirmek üzere mevzuat çalışmaları tamamlanmış olup, kararlaştırılması ve yayımlanması ile ilgili bürokratik süreç devam etmektedir. Bütün bu değişiklikler gerçekleştirirken, 2007 yılı için Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonundan 400 milyon YTL’lik bir kaynağın kullanılması öngörülmektedir. Bu kapsamda mümkün olduğunca çok sayıdaki firmalarımıza destek sağlamayı ve onlara ulaşmayı amaçlıyoruz.
Seren: Dış ticaretin en önemli konusu olan nakliye alanında, hükümet olarak ihracatçılara nasıl imkanlar sağlamayı düşünüyorsunuz, belirlediğiniz bir hedef var mı?
Tüzmen: Dış ticaretin önemli ölçüde liberal hale geldiği bir dünyada taşıma imkanları ve fiyatları dış ticareti her zamankinden daha fazla belirleyici bir unsur olmaya başlamıştır. Düşük maliyetlerle girdi temini ve malların rekabetçi fiyatlarla piyasaya arzını sağlamak açısından önemli bir faktör olan lojistik, dış ticaretimizin geliştirilmesi bakımından da hayati bir unsur haline gelmiştir.
En az maliyetli, çevreye duyarlı, uluslararası kabul gören taşıma sistemleri ile işleyecek, aynı zamanda dış ticaretimizin bugününü ve yarınını taşıyabilecek ulaştırma altyapısının en kısa zamanda kurulması gerekmektedir. Bunun da ötesinde ülkemizin bölgesinin en önemli lojistik üssü olması için çalışmamız gerektiğini düşünüyoruz. Bunu başaran bir Türkiye’de lojistik sektörünün, ülke dış ticaretine katkısı bir yana, hizmet gelirleri bakımından turizm sektörü gelirlerimizin dahi ötesine geçmesi kuvvetle muhtemeldir.
Özellikle Avrupa ile Asya arasındaki en önemli geçiş noktası olan Türkiye, bu coğrafi avantajını kullanması halinde dünyanın önemli lojistik merkezleri arasında yer alma potansiyelini taşımaktadır. Öncelikle, ülkemizin Avrupa, Ortadoğu, Orta Asya, Doğu Asya ve Rusya ile ticaretindeki ana ulaştırma koridorlarına hizmet edecek ve serbest bölge avantajlarını da kapsayacak lojistik merkezleri kuracağız. İhraç ve ithal ürünlerinin lojistik merkezlerinde toplanması ve toplanan ürünlerin topluca bu merkezlerden iç ve dış varış noktalarına sevkiyatı (yüklerin birleştirilmesi) lojistik altyapımızı rasyonelleştirecektir.
Ülkemiz, Uzakdoğu’da ve Avrupa’da mevcut kapasitelerini zorlayan deniz taşımacılığına alternatif kıtalararası demiryolu taşımacılığının mevcut hatları üzerinde bir ülkedir. Orta vadede hedefimiz Çin’den Avrupa’ya ve Avrupa’dan Çin’e yük taşımalarına, büyük oranda demiryolunun kullanılması kaydıyla, aracılık edebilmektir. Gerek iç gerek dış ticaretimizde karayolu ağırlığının makul seviyede tutulması, demiryolunun ağırlığının artırılması, konteyner taşımacılığının arzu edilen seviyeye ulaşabilmesi, kombine taşımacılığın desteklenmesi başlıca önceliklerimiz olacaktır. Bütün bu konuları ihracatçılarımızın bakış açısıyla değerlendirmek üzere, Dış Ticaret Müsteşarlığı bünyesinde “Dış Ticarette Lojistik Dairesi” adı altında bir daire ihdas edilmiştir.
Seren: Geçen hafta İstanbul’da TUSKON tarafından organize edilen “Türkiye-Afrika Dış Ticaret Köprüsü-
Tüzmen: Göreve başladığımdan bugüne kadar ülkemizin dış ticaretinde ülke ve bölge dağılımını zenginleştirmeye yönelik olarak Dış Ticaret Müsteşarlığımız tarafından çeşitli Stratejiler uygulanmaya başlanmıştır. Bu çerçevede, Afrika kıtasında son zamanlarda yaşanan ekonomik canlanma da göz önüne alınarak, 2003 yılında “Afrika ile Ekonomik İlişkilerin Geliştirilmesi Stratejisi”ni uygulamaya başlamış bulunuyoruz. Söz konusu Stratejiyi uygulamaya başladığımız 2003 yılından 2006 yılı sonuna kadar Afrika ülkeleri ile olan ticaret hacmimizi %120 oranında artırarak 12 milyar dolara ulaştırmış bulunmaktayız. Önümüzdeki 3–4 yıl içinde bu rakamın iki kattan fazla artmasını hedefliyoruz. Hedeflerimize ulaşmada hiç şüphesiz mal ve insan taşımacılığının önemi büyüktür.
Stratejinin oluşturulmasında, detaylı çalışmalar sonucunda tasarlanan amaçlarımıza ulaşmada belirlenen hedef ülkelere yönelik olarak uygulanabilir ve mutlak fayda sağlayacak strateji araçları belirlenmiştir. Bu araçlardan en önemlilerinden bazıları hedef ülkelere yönelik olarak fuarlar ve ticaret heyetleri düzenlemek, hedef ülkelerden alım heyetleri düzenleyerek ihraç ürünlerimizin yerinde talebini yaratmak ve Türk ve Afrikalı işadamlarının ilişkilerinin daha da gelişmesini teminen ulaştırma imkânlarını devreye almaktır. Ekonomik ve ticari ilişkilerin arzulanan seviyelere ulaşmasını teminen ülkemiz ile Afrika ülkeleri arasında nakliye imkânlarının geliştirilmesi de öncelikli konulardan birisidir.
Kuzey Afrika ülkeleri dışında, başta Sahra altı ülkeleri olmak üzere Afrika ülkeleri ile ülkemiz arasında doğrudan uçak seferleri bulunmamakta idi. Dış Ticaret Müsteşarlığının Türk Havayolları ile yoğun görüşmeleri ve talepleri sonucunda Hartum (Sudan), Addis Ababa (Etiyopya) ve Lagos’a (Nijerya) 2006 yılında tarifeli seferler başlamış bulunmaktadır. Bu seferlere Türk ve Afrikalı işadamlarımızdan oldukça fazla talep gelmektedir. Bu seferlerin yanı sıra, Eylül 2007 döneminde, Johannesburg ve Cape Town’a (Güney Afrika Cumhuriyeti) THY tarifeli seferler düzenlemeyi kararlaştırmıştır.
Eski Fransız ve İngiliz sömürgesi olan Afrika ülkelerine hava yolu ile ulaşım çoğunlukla Avrupa ülkeleri, özellikle Fransa ve İngiltere, üzerinden gerçekleşmektedir. Bunun yanısıra, Doğu Afrika ülkelerine ulaşım daha çok Dubai üzerinden yapılmaktadır. Düzenli tarifeli seferlerin bulunmayışı ülkemiz ve Afrikalı işadamları için zahmetli iş yolculuğuna sebep olmakta ve ülkemiz Afrika ülkeleri için cazibe arz etse de bu durum heves kırıcı olmaktadır.
Bunların yanısıra, ülkemiz ile Doğu ve Batı Afrika ülkeleri arasındaki ticari mal ulaşımında doğrudan gemi seferleri olmaması mal teslimat süresini ve navlun maliyetlerini artırmakta ve bu durum rakibimiz olan ülkelere avantaj sağlamaktadır.
Tüm bu hususları aşmak amacıyla Ulaştırma Bakanlığımız ile çeşitli ortamlarda görüşmeler yapmaktayız. Bu görüşmelerde öncelikle İkili Hava Ulaştırma Anlaşmalarının imzalanmasına yönelik olarak telkin ve taleplerde bulunmaktayız. Söz konusu anlaşmaların imzalanması bize Afrika’daki karlı uçuş noktalarına seferler düzenlenmesini sağlayacaktır. Öte yandan THY ile de düzenli fikir alış verişimiz mevcuttur. Yakın gelecekte Doğu ve Batı Afrika ülkelerindeki bazı şehirlere tarifeli seferlerin başlamasını beklemekteyiz. Bu ülkelere uçuşların başlaması hiç şüphesiz bu ülkeler ile ülkemiz işadamları arasında daha sık ve kalıcı iş imkanlarının gelişmesine katkı sağlayacaktır.
15.06.2007
Bu içerik 1678 kere okunmuşturTemel Belgeler
Duyurular
- TÜRKİYE AVRUPA VAKFI - ADRES DEĞİŞİKLİĞİ
- AVRUPA KOLEJİ BAŞVURULARI-SON TARİH 2 MART
- 2012-2013 AKADEMİK YILI JEAN MONNET BURS BAŞVURULARI BAŞLAMIŞTIR
- TÜRKİYE AVRUPA VAKFI’NIN AVRUPA BİRLİĞİ KOMİSYONU 2011 YILI TÜRKİYE İLERLEME RAPORU HAKKINDAKİ AÇIKLAMASI
- NANCY ÜNİVERSİTESİ (CEU) AB Araştırmaları Master Programı









