Uğur Özgöker Röportajı
Gökçe Ahi’nin, Kadir Has Üniversitesi AB Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Uğur Özgöker ile AB ve Türkiye ilişkileri, son kitabı ““Uluslararası Siyasi, Askeri ve Ekonomik Örgütler” ve Avrupa Koleji (The College of Europe) üzerine yaptığı röportaj.
G.AHİ: Hala AB’yi coğrafi, kültürel veya dini bir proje olarak düşünen üye ülkelerin varlığını biliyoruz. Bu şekilde tanımlandığında AB yapısına uymayan Türkiye, bu anlayışı nasıl kırılabilir?
U. ÖZGÖKER: Avrupa’nın tanımı sorunu, tarihi geçmişi olan bir tartışmadır. Tarih boyunca kendini ötekine göre tanımlayan Avrupalı, örneğin; “Türk, Müslüman olmayanım” diyor. Coğrafi yönden bakarsak; Avrupa’nın coğrafi bir sınırı yoktur. Asya ile Avrupa zaten birleşiktir ve Avrasya denmiştir. Türkiye’nin coğrafi olarak Avrupa’nın çok küçük bir bölümünde yer aldığını iddia edenler, bu tanıma göre Avrupa’da hiç toprağı bulunmayan Kıbrıs’a bakmalıdırlar. Avrupa uzun yıllar kültürel birlik olarak tanımlanmak istemiştir. Fakat AB’nin temel kurucu belgesi, Roma Antlaşmasına göre Avrupa farklılıkları bünyesinde barındırdığı sürece zenginleşecektir. AB, ortak politikalar üzerine kuruludur fakat ortak kültür politikası yoktur. Aksine AB kültür çeşitliliğine dayanır. Halen üye ülkelerde çok kültürlülüğü teşvik eden, bölgesel ve kültürel kimlikleri geliştirmeye yönelik çalışmalar yapılmaktadır. İktisadi ve siyasi politikalarX ortaktır, kültürel politikalarda ise çeşitlilik esastır. Dolayısıyla kültür farklılığını gerekçe göstererek Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne ait görmeyenler AB’nin kuruluş esaslarına ve anayasasına aykırı davranmış olurlar.
G.AHİ: Komşularımızla olan siyasi sorunlarımız AB gibi uluslararası bir platformda dayatma olarak mı karşımıza çıkıyor yoksa bizden istenenler Kopenhag kıstaslarının bir uzantısı olarak mı algılanmalı? Bu engeli nasıl aşabiliriz?
U. ÖZGÖKER: Bu engeli aşmak bizim mükellefiyetimiz değil, bu AB’nin kendi sorunudur. Bildiğiniz gibi AB komşularıyla sınır problemi olan ülkeleri Birliğe dahil etmek istemez. 1981 yılında Yunanistan AB’ye girerken, Türkiye ile ilişkileri engellemeyeceğine dair bir bildirge imzalamıştı. Fakat bu bildirgeye uymadı. Kıbrıs gibi sınırları belli olmayan bir ülkeyi Birliğe alarak AB hatasını tekrarladı. 1960 yılında Zürich ve Londra Antlaşmasına dayalı olarak kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliği; Türkiye Cumhuriyeti, Yunanistan ve İngiltere Krallığı adına kısıtlanmıştı. Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 Anayasasına göre, Türkiye ve Yunanistan’ın müştereken dahil olmadığı hiçbir uluslar arası kuruluşa dahil olamaz. Kıbrıs AB’ye üye olamazdı çünkü Türkiye üye değil. 60 yasasının bir diğer maddesine göre Kıbrıs, her iki tarafın da rızası olmadan hiçbir uluslararası antlaşma imzalayamaz. Cumhurbaşkanı Rum tarafındandır, başkan yardımcısı ise veto yetkisine sahip olan Türk tarafındandır. Nitekim 90 yılında başvuru yapıldığında Sayın Denktaş cumhurbaşkanı yardımcısı yetkisini kullanarak AB’ye başvuru kararını veto etti. Bu durumda hukuken başvurunun işleme konulmaması gerekirdi. O zaman şunu söyleyebiliriz; Kıbrıs’ın iddiasının aksine, şu an AB’ye üye olan Kıbrıs Rum kesimi 60 yasasıyla kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti değildir. Eğer siz 60 Anayasasına bağlı devletin devamı olsaydınız o devletin anayasasına da uymanız gerekirdi. Tüm itirazlara rağmen AB 2004 yılında Güney Kıbrıs’ı AB’ye alarak, Yunanistan’dan sonra 2. hatasını yaptı. Dolayısıyla bunlar AB’nin kendiX yarattığı sorunlardır. Bu hatayı düzeltmek de AB’nin kendi mükellefiyetindedir.
Kopenhag kıstasları konusuna ise şu şekilde açıklık getirebiliriz; bu kıstaslar, bağımsızlığını kazanan eski komünist ülkelerin AB’ye hangi kriterlerle gireceğini belirler. Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs bu kriterleri 2.dünya savaşından beri zaten uygulayan ülkelerdir. Bu ülkelerden üyelik sürecindeki beklentiler üyelik ilişkilerinin dayandığı antlaşmalara göre şekillenir. Dolayısıyla bizim üyelik ilişkimiz 1963 Ankara Antlaşmasıdır dayanır. Kıbrıs’ın 1971 tarihli ortaklık anlaşmasıdır. Yunanistan’ın 1961 tarihli Atina antlaşmasıdır.
G.AHİ: Peki, mevcut duruma gelinmesinde Türkiye’de yürütülen dış politikanın da etkisi yok mu? Uyum reformları yeterli ve gerçekçi mi?
U. ÖZGÖKER: AB üyeliği bir devlet politikasıdır. İç politikaya alet edilmemelidir. Çünkü AB üyeliği politikamız siyasi partilerle ilgili değildir. Herkes üzerine düşen görevi yapmakla mükelleftir. Özeleştiri yapmak gerekirse, ülkemizde alınan kısa vadeli politik kararlar, AB’yi iç siyaset malzemesi olarak kullanan siyasiler de, AB’nin kendi içinde yaptığı ve bizi etkileyen hatalara zemin hazırlamıştır. Uyum reformları iç siyaset çıkarlarını gözetilmeden samimi adımlarla gerçekleştirmelidir. Sonuç olarak, İç politika zafiyetimiz dış politikamıza da yansımıştır.
G.AHİ: Türkiye Avrupa Vakfı yönetim kurulu başkanı Ziya Müezzinoğlu "AB'nin 50'inci Yılı ve Türkiye-AB İlişkilerinin Geleceği" konulu panelde: " Türkiye'de son dönemde yaşanan istikrarsız politikalar sonucu AB ile olan ilişkiler zayıflamıştır.Yeniden bir duraklama sürecine girilmiştir." dedi. Bu değerlendirmeyi günümüzdeki siyasi tabloya uyarlarsak; cumhurbaşkanı seçim süreci, genelkurmay başkanlığından yapılan açıklama, laiklik ve rejime karşı tehlike tartışması… AB ile ilişkiler duraklama sürecinden ne zaman çıkabilir?
U. ÖZGÖKER: İki taraf için de bir durgunluk olduğunu gözlemliyoruz. Avrupa’daki ve Türkiye’deki seçimlerin etkisiyle herkes içe döndü. Bu normal bir süreçtir. İç politikalardaki seçim süreçleri bitince reel politikalara dönülecektir. Avrupa’da seçim sürecinde adayların Türkiye karşıtı söylemleri daha çok oy kaygısı taşımaktadır. Türkiye ve Avrupa ülkelerinde iç politika gündemi hafifleyince 2009 yılından itibaren ilişkilerde yoğunluk artacaktır. Türkiye için önemli olan seçimlerden kaynaklanan durgunluk sürecini iyi değerlendirerek ekonominin hızla gelişmesini sağlamaktır.
Bir açıklamanızda: ”AB bütün olarak günümüzde ABD’den sonra dünyanın en büyük 2. ekonomik gücüdür. Türkiye’nin dış ticaretinde AB’nin payı yüzde 60’lara ulaşmışken, AB’nin dış ticaretinde ise Türkiye’nin payı yüzde 1’i ancak aşmaktadır. Dolayısıyla ekonomik bakımdan; stratejik ve siyasi bakımlardan olduğu gibi AB ve Türkiye arasında simetrik ve dengeli bir ilişki yoktur.”diyorsunuz. Bu dengeli ilişki nasıl sağlanabilir?
U. ÖZGÖKER: Dengeli ilişki, iktisaden Avrupa Türkiye’den kopamayacak çıkarlarla bağlı olduğu zaman sağlanabilir. Avrupa, siyasi ve askeri olarak Türkiye ihtiyacı olduğunu yadsımıyor. Ama Türkiye, fazla nüfusu nedeniyle karar alma mekanizmalarında etkisi ve bütçeden alacağı pay nedeniyle AB için bir yük olarak görülüyor. AB, Gümrük birliği ile Türkiye üzerindeki ekonomik beklentilerini yerine getirmiştir. Asimetrik bir ilişki yerine simetrik bir ilişki kurabilmemiz için, Türkiye’nin Avrupa’ya ihtiyacı olduğu kadar, Avrupa’yı da Türkiye’ye ihtiyaç duyar hale getirmemiz lazımdır. Enerji geçişlerinin Türkiye üzerinden yapılması ve buranın bir enerji santrali haline getirilmesi, çok hızlı özelleştirme, doğrudan yabancı yatırım, ağır sanayinin Türkiye’ye çekilmesi ile dengeli bir ilişki kurulabilir. Liberal iktisadi politikalarla Türkiye, ekonomik olarak da Avrupa için bir kazanç olmalıdır.
G.AHİ: Türkiye’nin 2020 yılında birliğe katılabileceği yönünde bazı değerlendirmeler var. Bu uzun süreçte AB kendi içindeki anayasa, dış politika ve ekonomik krizlerini aşarak küreselleşen dünyadaki diğer güç dengelerine karşı izole bir topluluk mu olacak yoksa genişlemeye devam mı edecek?
U. ÖZGÖKER: Avrupa’nın 2020’ye kadar genişlemeyi değil de derinleşmeyi hedeflediğini düşünüyorum. Yani anayasanın kabulü, tek başkent, ortak dış ve güvenlik politikası, Tek hukuk sistemi, derinleşme hedefleri olarak sayılabilir.2010 yılına kadar yeni bir açılım yapacak, Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkeleri ile bir serbest ticaret bölgesi oluşturacak iktisadi olarak kısmen kendine bağlayacak. Avrupa, 2010’a kadar Fransa’nın başını çektiği Akdeniz serbest ticaret bölgesini oluşturmayı hedefliyor. Bu proje tamamlandıktan sonra Avrupa geleceğini değerlendirecek: “Ortak bayrak, marş ve para hedefimizi gerçekleştirdik. Artık Amerika, Japonya, Hindistan, Çin ve diğer yükselen ekonomik güçlere karşı rekabetçi gücümüzü arttıracak yeni teknolojiler geliştirmemiz, inovasyona öncelik vermemiz lazım” Diyorlar. Bunlar gerçekleştikten sonra yani derinleşme tamamlandıktan sonra AB 2020’den itibaren genişleme politikasına devam edebilir.
G.AHİ: Müzakereler sürecinde AB, Türkiye için adı konmamış 'Özel Statü' yü meşrulaştırmaya mı çalışıyor?
U. ÖZGÖKER: AB, bizi (ahde vefa ) Pacta sund servanda ilkesine göre almak zorunda. Fakat Avrupa ekonomik doğal sınırına gelmiş durumda. Almanya, Türkiye’yi de imtiyazlıX ortaklık çerçevesinde “ iyi komşuluk politikası”na ( good neighbourhood policy) dahil etmek istiyor. Fransa ise Türkiye’yi Akdeniz politikasının başına yerleştirmek istiyor. 2020’ye kadar genişleme politikası yürütmeyecek olan AB’nin Lokomotif ülkesi Almanya, bu koşullarda bizi tam üye olarak kabul edemeyeceğini belirtiyor ancak; hazır olduğumuzda da tam üyelik kapısının açık olduğunu da ekliyor. Almanya’nın Hıristiyan Demokrat Parti sözcüsü seçimlerden kısa bir süre önce Türkiye Avrupa Vakfı ve Kadir Has Üniversitesi’nde yaptığı açıklamada; hazır olduğumuz her başlıkta müzakerelerin başlatılabileceğini fakat şu an imtiyazlı ortaklıktan fazlasının beklenmemesi gerektiğini belirtti. Aslında bu söylem 1985’ten beri gayri resmi olarak vardı. Son on senedir resmiyete döküldü. Bu, ilk aşamada Türkiye’ye imtiyazlı ortaklığa ikna etme sürecidir. Aslında bu durum karşısında kötümser olmamak gerekir. Türkiye ile AB arasında sermayenin ve hizmetlerin serbest dolaşımının gerçekleşmesiyle Avrupa ile ilişkilerimizin ticari alanlarda daha da derinleşmesi her iki tarafın da çıkarına olacaktır. İlişkilerin derinleşmesinden sonra Türkiye ekonomik olarak da güçlenecektir. Bu süreç de Türkiye tam üyelik konusundaki çalışmalarına devam etmelidir. Dolayısıyla Türkiye bu duruma göre stratejisini geliştirmelidir. imtiyazlı ortaklığı başlatacak, ekonomide hızla büyüme gerçekleşecek ve demokrasi kökleşecek. Doğru stratejiler izlenerek bu gelişmeler ile 2020’den önce hatta yeni bütçe dönemi olan 2014’te tam üyeliğe geçilebileceğini düşünüyorum.
G.AHİ: Türkiye’yi AB’nin gözüyle değerlendirirsek, bu son aşamada Topluluğa girmesi yönünde ne gibi gerekçeler gösterebiliriz?
U. ÖZGÖKER: En önemli gerekçeler; su kaynakları, enerji kaynakları ve medeniyetler buluşmasının sağlanmasıdır. Yeni stratejiye göre Kafkasya, Asya ve Ortadoğu ile Dünya enerji koridorları Türkiye’den geçmektedir. Dolayısıyla Türkiye olmadan Avrupa’nın enerji güvenliği sağlanamaz. Türkiye’de zengin su kaynakları, bor, uranyum gibi stratejik madenler de bulunmaktadır.
Diğer önemli gerekçe ise medeniyetler buluşmasıdır. Petrol zengini olmalarına rağmen, Ortadoğu ülkelerinde yaşanan savaşlar, huzursuzluklar, batı düşmanlığını arttırdı ve terörizm baş gösterdi. 11 Eylül saldırıları, artık İslamiyet ve terörün aynı cümle içinde geçmesine neden oldu. Sonuç olarak Avrupa, İslamiyet ve Hıristiyanlık kutuplaşması’nın çıkarlarına darbe vuracağını gördü. Bu durum artık bizim lehimizedir. Uzun seneler halifeliği taşımış bir kültürel geçmişe sahip, nüfusunun büyük bir çoğunluğu Müslüman olan Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa’ya demokrasi ile yönetilebildiğini gösterdi. 1952’den beri NATO’daki saygın üyeliğimiz, OECD ve Avrupa Konseyi’nin kurucu ülkelerinden birisi oluşumuz, uluslararası alana sorun değil de çözüm getirdiğimizin göstergeleridir. O halde Türkiye Cumhuriyeti Batı ve Doğu medeniyetleri arasında bir köprü olabilir.
G.AHİ: 1949’da Belçika'nın Brugge şehrinde kurulan ve Kadir Has Üniversitesi ile işbirliği antlaşması olan Avrupa Koleji’nin( The College of Europe) Avrupa için önemi nedir?
U. ÖZGÖKER: Kuruluş tarihi, Avrupa Birliği’nden de önce olan bu köklü okul şu an AB’nin resmi eğitim kurumudur. Avrupa Birliği bürokratları ( Eurocrat ) 1949'dan beri Belçika'nın Bruges ve 1994'ten beri de Polonya'nın Natolin (Varşova) kentindeki iki ayrı kampüsde eğitim görmektedirler.
Bugün AB ülkeleri ve kurumlarında, Avusturya Dışişleri Bakanı, AB nezdinde Avusturya Daimi Temsilcisi gibi üst düzeylerde görev yapan bürokratlar kısa veya uzun vadede The College of Europe Avrupa Koleji’nde eğitim görmüştür.Zaten kurumun Kolej'in temel amacı Avrupa bilincini geliştirmek ve AB kurumlarında görev yapacak ''Eurocrat'' yetiştirmektir. Türkiye’deki mülkiyeliler ekolü gibi Avrupa’da da “The College of Europe” ekolü vardır.
G.AHİ: Kadir Has Üniversitesi ve Avrupa Koleji’nin eğitim işbirliği anlaşması neleri kapsamaktadır?
U. ÖZGÖKER: Türkiye’deki üniversitelerin AB eğitimlerine gösterdikleri yoğun talebin başarıya ulaşmasıyla, 30 Ocak 2006 tarihinde gerçekleştirilen toplantı sonunda Kadir Has Üniversitesi ve Bruges Avrupa Koleji Yetkilileri Arasında İmzalanan Protokol ile AB programları başlatıldı. Bu anlaşma sadece Türk kamu ve özel sektör yöneticilerini değil, Balkan - Karadeniz - Kafkas ve Orta Asya ülkelerinin uzman ve üst düzey yöneticilerinin de Kadir Has Üniversitesi’nin Selimpaşa ve Cibali kampüslerinde eğitim görmelerini kapsamaktadır.
35 AB başlığı konusundaki seminerler,müzakerecilerin yetiştirilmesi eğitimleri devam edecek Haziranda ortak rekabet politikası ve devlet yardımları başlıklı eğitim başlayacak. Bunlar 25 kişi ile sınırlı, dörder günlük seminerlerdir. Kolejde resmi çalışma dili İngilizce ve Fransızcadır. Kadir Has Üniversitesi talep olursa eğitimleri Fransızca da yapabilir.Eğitim, Avrupa koleji’nden gelen uzmanlar ,Avrupa Komisyonunda üst düzey çalışanlar tarafından verilir. Eğitim sonunda katılımcılar,“The College of Europe” sertifikası alırlar.
Bu faaliyetlerin sonucunda yapılacak incelemelerden sonra Kolejin üçüncü kampusü de Kadir Has Üniversitesi bünyesinde Selimpaşa Kampüsü’nde açılabilir. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye böyle bir misyon vermesi bizim için onur vericidir.
G.AHİ: “Uluslararası Siyasi, Askeri ve Ekonomik Örgütler” adlı kitabınıza göre uluslararası örgütlerin uluslararası ilişkilerde rolü nedir?
U. ÖZGÖKER: Uluslararası ilişkilerde aktif rol oynayan aktörler, devletler, uluslar arası örgütler, sivil toplum bağlantılı uluslaraşırı kuruluşlar ve bireylerdir. İkinci dünya savaşına kadar Uluslararası ilişkilerde devletler tek başat aktör olmuştur. İkinci dünya savaşından sonra BM gibi evrensel aktörler ve NATO, Avrupa Konseyi, OECD gibi bölgesel askeri, siyasi ve ekonomik örgütler uluslararası ilişkileri belirleyen başat aktör konumuna geçmiştir. Devletlerin fonksiyonu gerilemeye başlamıştır.
G.AHİ: “Uluslararası Siyasi, Askeri ve Ekonomik Örgütler” adlı çalışmanızda hangi eksikliği gidermeyi amaçladınız?
U. ÖZGÖKER: Bu konuyu belli başlıklar altında inceleyerek toplu bir kaynak oluşturmak istedim. Amacımız daha çok dünya politikasını yönlendiren, belirleyen Siyasi, Askeri ve Ekonomik alanlardaki uluslar arası örgütleri öne çıkararak uluslar arası ilişkiler disiplinde incelemekti.
Uluslararası örgütler nedir? Uluslararası ilişkileri nasıl belirliyor? Karar alma mekanizmaları nelerdir? Kimlerden oluşur? gibi daha birçok soruya cevap olacaktır. Akademisyenler için referans kitabı olacak bir kaynak olmasının yanı sıra, konuya ilgi duyan herkesin faydalanabileceği, anlaşılır, sade bir dille yazılmıştır.
08.05.2007
Bu içerik 1205 kere okunmuşturTemel Belgeler
Duyurular
- TÜRKİYE AVRUPA VAKFI - ADRES DEĞİŞİKLİĞİ
- AVRUPA KOLEJİ BAŞVURULARI-SON TARİH 2 MART
- 2012-2013 AKADEMİK YILI JEAN MONNET BURS BAŞVURULARI BAŞLAMIŞTIR
- TÜRKİYE AVRUPA VAKFI’NIN AVRUPA BİRLİĞİ KOMİSYONU 2011 YILI TÜRKİYE İLERLEME RAPORU HAKKINDAKİ AÇIKLAMASI
- NANCY ÜNİVERSİTESİ (CEU) AB Araştırmaları Master Programı









