1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>


Mehmet Altan Röportajı

PDF Yazdır E-posta

Mehmet Altan'ın Ankara'da Merve Serene verdiği röportaj

Seren: Kıbrıs sorununun çözümüne alternatif olarak gündeme gelen “B ve C Planları” hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Altan: AB, Türkiye’ye siyaseten verdiği sözü tutmuyor. Annan Planı’na KKTC halkı onay verdi. Buna karşılık AB’nin yetkili unsurları da bize doğrudan ticaret için söz verdiler. Bu konuda çok ısrarcı olmamız lazım ama ısrarcı olurken de dikkat etmemiz gereken hususlar var. Mesela limanlar ve havaalanları konusunda hukuken çok kuvvetli değiliz. Ne yazık ki çok haklı olduğumuz bir noktayı çok güçlü olmadığımız başka bir şeye bağladığımız için bize zor geliyor. Zaten limanlar 1998 yılına kadar açıktı. Ben olsam havaalanları ile ilgili verdiğim sözü tutar ama AB’nin de siyaseten verdiği sözleri yerine getirmesi için olağanüstü bir baskı uygulardım. Zannediyorum ki hükümet siyasal milliyetçilikten ürkerek böyle gereksiz bir tavrın içine girdi. Bu tavrın taktik ve stratejik açıdan doğru olduğuna inanmıyorum. Zaten şu anda Türkiye’nin müzakere sürecini zora soktuğu malum.Kısacası, AB’nin doğrudan yardımları başlatması, verdiği sözün arkasında durması için çok büyük bir enerji ile yaptırım uygulamamız gerekiyor. Akıllıca düşünerek güçlü olduğumuz bir konuda hareket etmek lazım. Gereksiz yere kendi pozisyonumuzu, müzakere sürecimizi zorlaştırıyoruz. Doğal olarak da güçsüz olduğumuz alanlarda sesimizi fazla çıkartamıyoruz.  Yalnız şunu da göz ardı etmemiz gerekir; KKTC artık bakanlar düzeyinde kabul ediliyor, İngiltere Dışişleri Bakanı  bile ziyarete geldi, kişi başına düşen milli gelir 5 bin dolardan 10 bin dolara çıktı vs.  

Seren: İktisat Profesörü olarak Türkiye’nin ekonomik alandaki reformlarına yönelik eleştirileriniz nelerdir? Cari açık denildiği kadar ülke ekonomisi için büyük bir tehdit unsuru oluşturuyor mu?

Altan: Ekonomideki yapısal dönüşümleri sona erdiremedik. Ancak 5 yıldır büyüyen bir Türkiye ekonomisi var. Zaten AB’nin bize en büyük faydası ekonomi alanında oldu. Tahminimden çok öte bir performansla ekonomi iyi işliyor ama yapısal dönüşümlerin reformların ivmesini arttırmak lazım. Yani görüntü itibariyle çok parlak bir performans var ama temel hastalıkları gidermek konusunda biraz daha gayret göstermemiz gerekiyor. Diğer konuya gelince, cari açığın olduğu doğrudur. Ancak cari açığın niteliğine bakarsanız ara malların orada çok yüksek olduğunu görürsünüz. Türkiye, Gümrük Birliği sayesinde sanayisini dönüştürüyor, daha nitelikli bir hale geliyor ve dünya iş bölümündeki yerini değiştiriyor. Daha nitelikli mallar üretmeye başladığınız an sizin ara mal ithalatınız da artar. Yani kendinizi araştırma ve geliştirmeye yönlendirmezseniz, kendi katma değerinizi yükseltmezseniz, dünyadan gelen taleplere yönelik niteliğinizi değiştirmezseniz ister istemez nitelikli ve teknolojik malları dışarıdan almak zorunda kalacaksınız. Ancak kalkınmaya ve nitelik dönüştürmesine devam ettiğimiz için ara mallar da geleceği için dış ticaret açığı kolay kolay kapanacağa benzemiyor. Bunu olağan sürecin bir parçası olarak algılamak lazım.

Seren: Peki Avrupa Birliği’nin ekonomik açıdan hızlı bir şekilde gerilemesine yönelik yorumlarınız nelerdir? Beklenen stabilizasyonun sağlanmasında Türkiye bir alternatif teşkil eder mi?

Altan: AB’nin teknolojik sorunu var. Mesela, AB Lizbon Stratejisine 2000’de karar verdi. 10 yıl içinde bilgi toplumuna ulaşacaktı. Fakat 2005 yılında ara dönemde bir değerlendirme yaptılar ve çok fazla bir yol alamadıklarını gördüler. Onun için de AB’nin Türkiye’nin enerjisine, atılım gücüne, gençliğine ihtiyacı vardır. AB, ihtiyarlamış, teknolojisini yenileyemeyen ve gücünü çok zinde hissetmeyen bir kıtadır. Bu AB’nin en zaaflı olduğu noktalardan biridir. AB’ye kıyasla Türkiye çok iyi bir konumdadır. Ancak Türkiye’nin kendi eğitim sistemini değiştirmesi lazım. Biliyorsunuz İrlanda aynı politikaya giderek genç nüfusun da istihdama katılacağı noktayı hesaplayarak eğitime muazzam yatırım yaptı. Genç kuşaklara muazzam bir değer kattı. İrlanda bu eğitim politikası -iş gücüne katılacaklara nitelik katma siyaseti- sayesinde bugün yeryüzünün en rekabetçi toplumlarından biri konumuna gelmiştir. 16 bin doları bir anda 27 bin dolara çıkarmış, kişi başına büyük bir zenginliğe ulaşmıştır. İrlanda’nın daha doğrusu Avrupa’nın kendi gençlerini istihdama katacak eğitim siyasetini Türkiye de kendisine uygulasa hem kendisine hem de AB’ye muazzam bir yatırım yapmış olur.
Seren: Avrupa Birliği’nin, ABD gibi federal bir yapıya dönüştürülerek yönetilmesi gerektiğini düşünenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Böyle bir olasılık ne derecede mantıklı işler?

Altan: AB’nin içinde iki ayrı görüş var. Birisi tek bir devlete dönüşmesi, diğeri de federal bir yapı içerisinde olması. Bu tartışılıp duruyor. Ben AB’yi bir zaman içerisinde tek devlet olarak taahül ediyorum. Yani bütün değerlerini yapısını özümsemiş, aynı zamanda o coğrafyayı sanayi sonrası topluma taşımış büyük bir dinamizm olarak görmek istiyorum. Konfederal yapı belki ilk başta işler ama benzeşmesini ve çağın temel değerlerini arttırdıkça tek bir kitle haline dönüşürse sonrasında ulus devletten insan odaklı bir örgütlenmeye gitmesi zaman ister. Onun için varsayımların hepsi ara çözümler olabilir. Bunlar ara durak. Nihayetinde büyük esas çözümü küreselleşme olabilir. Bunu da nihai hedefine ulaşınca gerçekleştirecektir.
Seren: Son açıklanan ilerleme raporundaki eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Altan: İlerleme raporu Türkiye’nin bir fotoğrafıdır. Eleştirel olarak aslında haklılar. Son dönemde hükümet harika bir performans sergilemiştir. Ancak son bir yılda –bence seçimden dolayı- işleri serdi. Hükümet büyük bir yanlış siyaset yapıyor. Zaten milliyetçiliğin sahipleri var. AK partinin en önemli tarafı ve işlevi varoşları merkeze, merkezi dünyaya bağlamak iddiasıydı. Bundan vazgeçti ve gücünü yitiriyor.

AB deyince şunu bilmeliyiz, AB sabiti olmayan bir değişim sürecidir. Yani AB de kendi yolunu çizmiş değildir. O da çağ karşısında yeni stratejiler, yeni metotlar, yeni çareler, reçeteler arıyor. Bu sabiti olmayan herkesin değişmek mecburiyetinde olduğu bir süreçtir. Onun için hiçbir pozisyon ya da düşünce kalıcı değildir. Hiçbir şey nihai olarak kalmıyor.  Değişim ve beyin çağındayız! En doğrusunu en iyisini bulacaksın! AB de bir arayış içerisinde. İnsan beyninin büyük zenginlik yarattığı bir realite olunca hayatı yeniden örgütlemek yeniden nasıl olur bunu arıyor.

Türkiye’nin 10 yeni ülkeden daha fazla nüfusu var. TC’nin cüssesi o kadar iri yarı ki. Bu yüzden AB ince eleyip sık dokumayacak da ne yapacak? Biz AB’nin ne yapacağı ne edeceğinden ziyade AB standartlarını nasıl yakalarız diye baksak zaten AB de bizi almak mecburiyetinde kalacak. Herkesin aklı fikri siyasette! AB bizim dönüştürücü unsurumuz, TC devletinin ve toplumunun dönüştürme katalizörü olarak algılanıyor. AB’ye gireriz girmeyiz, AB parçalanır parçalanmaz önemli değil ama yöneticiler için vatandaş için standartların üzerine çıkması zenginleşmesi önemli. Türkiye de belki girmeyecek. AB’nin Türkiye’den istediği ve vatandaş olarak senin aleyhine olan ne var? Düşünün…Hangisine karşı çıkabilirsiniz? Bu kadar da olmaz dediğiniz ne var? İnsan odaklı bir toplum yaratmak istemesi mi? Türkiye tam üye olabilir dedi, müzakere sürecine takvim verdi. Ancak AB üyeliği, temel ihtiyaçlardan sonraki bir dönemdir. Daha Türkiye’de günlük 1-2 dolara geçinen insanlar varken, işsiz-yoksul çokken olmaz. AB, insan olmanın, daha insani yaşamanın yani hayatın talebidir. Ne yazık ki, biz AB’yi bütün ihtiyaçlarımızı giderecek bir hacet kapısı olarak görüyoruz.
Seren: Türkiye’nin en güçlü kalemlerine sahip bir ailenin bireyi olarak, sizin Orhan Pamuk edebiyatıyla siyasi söylemleri arasına sıkışan Nobel Ödülü’ne bakışınız nedir?

Altan: Cumhuriyet tarihinin en büyük ödülü bizim için Nobel’dir. Dil olmadan; ülke, devlet toplum olmaz. Esas unsur ana dildir. Eğer senin ülkenin ana dilini 49 yabancı ülkeye biri yayıyorsa, Türk deyince o akla geliyorsa ve Nobel edebiyat ödülünü almadan önce Türkçe konuşup bütün dünyaya Türkçe’yi duyuruyorsa ve 17 yaşından bugüne kadar  her gün disiplinli bir şekilde başkasının iradesi olmadan üretmek için çalışıyor ise bu gerçekten de 6 milyar arasında kolay kolay yapılamayacak, bulunamayacak bir başarı öyküsüdür. Türkiye’yi eleştiren birisinin Türkiye’den çıkması Türkiye’nin niteliğini artırır. Eleştiren insanlarımız var diye sevinmemiz lazım. Bizde öz eleştiriye karşı muazzam bir negatif anlam yüklemişler. Bilemiyorum, belki de aşağılık kompleksimiz var. Eleştiren kişinin de Türk olması, yine Türkleri ve bu coğrafyayı güçlendirir, kuvvetlendirir. İçimizden böyle insanların çıktığını görüyoruz, ne mutlu bize!

19.01.2007

Bu içerik 523 kere okunmuştur
 

Üye Alanı



Anketler

Türkiye Avrupa Birliği'ne Tam Üye olur mu ?

 

 

 


  Neticeler

E-Mail Bülteni