1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>


Muhalefet ve Avrupa: Erkan Mumcu Röportajı

PDF Yazdır E-posta

Merve Seren'in yaptığı, muhalefet partilerinin AB-Türkiye eksenindeki görüşlerini aldığımız serinin ilk röportajı; Anavatan Partisinden Erkan Mumcu.

Türkiye’nin AB üyeliği müzakere sürecinde uyguladığı siyasi ve mali politikaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Her iki taraf için hatalı ya da eksik gördüğünüz yanlar nelerdir?

 

Öncelikle şunu unutmamak gerekir ki, Avrupa Birliği projesi, Türkiye’nin, Türk insanının 100 yıllık çağdaşlaşma hedefinin bir sonucu olarak, gündemine aldığı, adeta rüyasını gördüğü bir projedir. Avrupa Birliğine tam üyelik Türkiye’nin 40 yıldır hayata geçirmeye çalıştığı, Türkiye’nin hemen tüm halkı ile birlikte hedef edindiği en önemli projedir. Bu anlamda; AB ve AB’ye tam üyelik, bizim de Anavatan Partisi’nin de temel hedefidir. Avrupa Birliği’ne tam üyelik başvurusunu yapmış bir partinin şu anki genel başkanı olarak; rahmetli kurucu genel başkanımız Turgut Özal’ın izinden gideceğimiz ve bu projenin  sağlıklı, Türk insanının onurunu, gururunu zedelemeden hayata geçmesi için her türlü çaba ve destek içinde olacağımız aşikardır.

Ancak; Türkiye- AB ilişkisi özellikle son dönemde yapılan hatalar ile yolundan sapmıştır. Sürecin başlamasından bu yana bazı yanlış algılamalar üzerine kurulup, yanlış bir sürecin ilerlemesine yol açılmıştır. Türkiye’deki çoğunluk ve daha da önemlisi bu hükümet en başta olmak üzere hükümetler; Türkiye’nin AB vizyonuna mecbur olduğu, Türkiye’nin AB’ye üye olduğu gün her şeyin güllük-gülistanlık olacağı gibi bir yanlış algılama ile hareket ediyor. Bunun sonucu da sürekli, her aşamada taviz veriliyor. AB üyesi ülkeler de Türkiye’nin AB’nin geleceği konusundaki önemini, Türkiyesiz bir Avrupa olamayacağı gerçeğini anlayabilmiş değil. Bu yanlış algılar üzerine kurulu süreç hep yanlış, hatalı ilerledi ve ilerlemeye de devam ediyor. Bu müzakere sürecinin hem siyasi hem de mali açısına da yansıyor.

Türkiye’nin ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin, AB’ye karşı “kendisinin AB’ye mecbur olduğu” biçimindeki izlenimi ortadan kaldırması gerek. Avrupalılar Türkiye’ye hiçbir zaman ‘hayır’ diyemeyecekler. Türkiye herhangi bir aşamada; müzakereleri bırakıyor olsa bile, müzakerelere devam etmek konusundaki baskı Avrupa’dan gelecek. Çünkü Türkiyesiz bir Avrupa düşünülemez. Özellikle Türkiyesiz bir Avrupa güvenliğini düşünmek mümkün değildir. Akıllı devlet adamları, siyaset adamları bunun ne olduğunu çok iyi biliyor. Ama Türkiye öyle bir görüntü çiziyor ki: ‘Biz AB’ye girmek istiyoruz, ne derseniz yapmaya hazırız, başka da bir çıkar yolumuz yok’. Böyle bir görüntü veriyorlar.

Bu görüntü son derece yanlış. Bir kere konu; Türkiye’nin AB’ye girmesi değil, AB’nin genişlemesi konusudur. Gelecek olan onlar, biz bir yere gitmiyoruz. İhtiyacı olanlar da onlar, özellikle AB’ye yeni katılan üye ülkelere sağlanan ekonomik imtiyazların tamamen ortadan kaldırılmış olduğu gerçeğini de göz önünde bulundurursak, kimsenin bize bir şey vereceği filan yok. Türkiye AB’ye girerse kendi gücüyle girecek. Kendi hakkıyla girecek ve güllük gülistanlık olabiliyorsa zaten girecek. AB’ye girdiği için güllük gülistanlık olmayacak. Şimdi bu noktada AKP Hükümeti, her nasılsa özellikle Türkiye’deki diplomatların raporlarıyla yönlendirilmiş olarak başka çıkar yolu olmayan bir ülke görüntüsü veriyor. Türk Hükümetinin içine düştüğü zaaf dolayısıyla böyle bir görüntü veriliyor.

AB’nin bundan sonraki genişleme politikalarını ve Türkiye’nin AB’ye üyeliğini nasıl yorumluyorsunuz? Türkiye Avrupa’yla bütünleşmeye hazır mı? Peki, Avrupa Türkiye’yi hazmetmeye hazır mı?

AB Türkiye ilişkilerini doğru bir raya oturtmak için, önce Avrupa’nın ne olduğu konusunda sağlam bir fikre sahip olmak lazım. Ayrıca; Türkiye’de siyasetçilerin şöyle bir hevesi var. Türkiye’yi AB’ye taşıyan hükümet olmak, Türkiye’yi AB’ye taşıyan siyaset olmak, lider olmak. Böyle bir varsayım, tümünden yanlış.

Ayrıca bir temel yanlış da şudur: ‘Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi’. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi söz konusu değildir. Asıl olan, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi de içine alacak biçimde genişlemesidir. Temel nokta budur. 3 Ekim’de müzakerelere başladığımız sürecin temel mahiyeti, AB’nin Türkiye’ye doğru, Türkiye’yi de içine alacak bir biçimde genişleyip genişlemeyeceği yolunda bir kararın alınmasıydı.

İkincisi, AB’nin genişleme iradesi, tek başına bir siyasi irade olmayacaktır ve Türkiye’nin AB’ye girmesi kavramı etrafında oluşturulan imge, hayal, tasavvur, ki bunu tamamen temelsiz ve yersiz bir hayal, tasavvur olarak nitelemiyorum. Bizim statü değiştirmemizle, hayatımızın topyekün değişmesi anlamına gelecekmiş gibi bir izlenim yaratılıyor ve iletişim kuruluyor. Toplumda oluşan tahlil de bu. Böyle bir şey yok. Türkiye Maastricht Kriterleri dediğiniz kriterleri tutturduğunda, ki, ekonomik kriterlerdir, Kopenhag Kriterleri dediğiniz kriterleri tutturduğunda AB’ye üye olabilir normlarına erişmiş olacak. Türkiye’deki siyasetçilerin, bugünkü Hükümet de dahil, anlamadığı, anlayamadığı şey bu.

Aslında Avrupalılar Türkiyesiz olamayacaklarını biliyorlar. Ama iç politikalarını buna göre ayarlamaya çalışıyorlar. Türkiyesiz bir Avrupa ve Avrupa güvenliği olamaz. Bunu bilenler var, bilmeyenler var. Türkiye’nin görevi bunu anlatmak. Türkiye Hem kendi güvenlikleri hem kendi istikrarlarını yakından ilgilendiren bir ülke onlar için, kendi pazarları olan ülke. Ama Türkiyesiz bir AB olmaz fikrinin esas nedeni ne siyasidir, ne ekonomik. Hem siyasi hem ekonomik ama en başta düşünseldir.

Tüm süreç sağlıklı olarak işlerse; Türkiye Avrupa ile bütünleşmeye hazır hale gelecektir. Avrupa da yukarıda anlattığım, Türkiye’siz bir Avrupa olamayacağı gerçeğini gördüğü gün Türkiye’yi hazmetmeye hazır hale gelecektir.

Hükümetin insan hakları, Kıbrıs ve halen Fransa başta olmak üzere Avrupa’da oldukça ön planda olan Ermeni meselesi ve son zamanlarda yaşanan terör gibi yüksek profilli sorunlara yaklaşımındaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Anavatan Partisi olarak sizin sorunlara bakış açılarınız ve çözüm önerileriniz nelerdir?

Bu hükümetin insan hakları ve demokrasi konusundaki tavrı çifte standarda dayanıyor. Kendileri ile ilgili bir konu olursa  insan hakları ve demokrasiyi hemen öne sürerler. Kendileri dışındakiler için insan hakları arayışında, demokratik ortam sağlama ve onu koruyup geliştirme söz konusu olduğunda adeta kör ve sağırlar. Millette, sen-ben, biz –siz, bizler –onlar ayrımını yapan, zenci-beyaz kutuplaşmasını yapan kendileridir. Türbanlı –türbansız ayrımını yapan, bu sorunu çözmeyip, sürekli kaşıyan ve siyasi malzeme olarak kullanan, Alevi vatandaşlarımıza dönük ayrımcılığı körükleyen bir hükümet var bugün işbaşında. Sıfır terörle aldıkları ülkeyi, yeniden terör batağına; kendi söylem ve icraatlarıyla daha doğrusu icraatsızlıklarıyla getiren bu hükümet, tedbir olarak da insan hakları ve demokratik ilerlemeyi durduran ve geriye götüren uygulamalar getirmekten çekinmiyor. Son terörle mücadele için TBMM’ye getirdikleri yasa taslağı bunun en somut örneklerinden biridir. 

Kıbrıs meselesine gelince;  Türkiye’nin ve Türklerin tarihinde önemli bir meseledir. Bir ulus, bıçağın kemiğe dayandığı yerde kendi var oluşunun tartışılmaya başlandığı, dolayısıyla kendi onurunun tartışılmaya başlandığı yerde eskilerin tabiriyle düvel-i muazzama da, yeni diplomasi tabiriyle uluslararası sistemde ricacı olmaktan vazgeçmiş, fiilen hakkını arayan icracı bir duruşla kendisini tarih sahnesinde yeniden ortaya koymuştur.

Biz Kıbrıs konusunda uluslararası sistemin barış arayışına katkıda bulunmaya hazırız. Her zamanda böyle bir çaba içinde olduk. Ama antik çağlarda  kalması icap eden idealleri bugün sapkınlık düzeyinde sürdürmek isteyenler karşısında, kendi haklarımızı her türlü imkanla muhafaza edeceğimizi ve her türlü tecavüze müdahale edeceğimizi net bir biçimde ortaya koyduk.  Bu gün Kıbrıs’ın statüsü konusunda izolasyon meselesini sözüm ona bir iddia imiş gibi ifade edenler korkarım bu tarihi bilinçten yoksun bir duruş ortaya koyuyorlar.

Sözüm ona bir dik duruş gibi ifade edilen “izolasyonlar kalkmadıkça biz de limanları, hava meydanlarını açmayız” cümlesi apaçık bir taviz ifadesidir. Tarih bilincinden yoksun, dünya siyasetinin gerçeklerinden bihaber bir duruştur. Niye böyledir? Bir kere unutmamak lazım ki Türkiye, bugün sadece Kıbrıs’a uygulanan ambargoyu kendisine de uygulanacağını bile bile Kıbrıs’ta bir hak arama mücadelesine girmiştir. Ve uzun dönem bedelleri de ağır olacak bir biçimde Türkiye’de izolasyonun muhatabı olmuştur. Türkiye’nin bundan gocunacak, çekinecek bir tarafı yoktur. Türkiye böylelikle zaten kendi ayakları üstünde durabilecek bir ulus, kendi ayakları üstünde durabilecek bir millet, kendi onuru için yaşayabilecek bir millet olduğunu da bütün dünyaya ispat etmiştir. Dolayısıyla dik durmaktan anladığımız şey haklarımıza saygı gösterilmesidir. Haklarımıza saygı gösterildiğinin ifade edilmiş olması yetmez, uluslar arası hukuk ile güvence altına alınmış olması gerekir. Çünkü biz Balkanlarda, Bosna Hersek’te, Kosova’da, Kafkasya’da, dünyanın çeşitli yerlerinde, özellikle Müslüman topluluklar aleyhine yürütülen katliamlara seyirci kalan bir Avrupa, bir dünya gerçeğini unutmuş değiliz.

Avrupa’nın göbeğinde yüz binlerce insanın hayatına, yüz binlerce masum insanın, sivil insanın hayatına mal olan katliamlar yürütülürken ‘büyük insanlık idealinden’ söz edenlerin kılı kıpırdamıyordu. Dolayısıyla biz kendi insanımızı, kendi kültürümüzü, kendi haklarımızı ve hukukumuzu savunmak zorunda olduğumuzu ve ne pahasına olursa olsun savunacağımızı bilen bir milletiz.

Siyasetimizin çeşitli düzlemlerde konjonktürlere bağlı esneklikler gösteriyor olması kimseyi yanıltmamalıdır, kimseyi de yanlış heveslere de sürüklememelidir. Evet biz evrensel insanlık kavramına inanıyoruz. Ama evrensel insanlık kavramının bizim millet olarak özgün varlığımızı yadsıyan dışlayan bir kavram anlamına gelmeyeceğinin herkes tarafından da bilinmesini istiyoruz. Evrensel insanlık ideallerine barış da dahil olmak üzere inanıyoruz. Ama soydaşlarımızın, dindaşlarımızın ya da dünyanın egemen merkezlerinin çevresinde kalan kültürlerinin, hak ve hukuklarının yok sayılacağı bir düzenin evrensel insanlık değerleriyle bağdaşır olmadığının farkındayız. O bakımdan Kıbrıs halkının yürüttüğü mücadele, Kıbrıs halkıyla beraber milletimizin yürüttüğü mücadele esas itibariyle evrensel bir mücadeledir. Ve bir hak hukuk mücadelesidir. Bundan vazgeçmek herhangi bir coğrafya, herhangi bir kültürel topluluğun günü birlik menfaatlerinden veyahut dönemlik menfaatlerden vazgeçmekten öteye bir anlam taşır. Yani açıkça söylüyorum ki Türkiye, Türk milleti hak ve hukuk çiğnenirken, ricacı olmayı bir tarafa bırakıp icracı olmak tutumunu benimsemişken yeniden geri adım atmaya razı olmayacaktır. Herkesin bilmesi gereken şey budur. Bu ülkeyi yönetenlerin de bu ülkeyi yönetemeyenlerin de bu ülkeye dışardan bakanların da bu ülkeden çeşitli tavizler bekleyenlerin de bilmesi gereken şey budur. Bu millet yeniden kendi hak ve hukuku için ricacı olacağı bir konuma gelmeyecektir. Buna razı olmayacaktır.

Özellikle Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri sürecinde Türkiye’nin Kıbrıslı soydaşlarının hak ve hukukundan feragat etmeye yönlendiren girişimler vardır. Avrupa Birliği tabii ki Türkiye için önemli ve Türkiye’nin istediği bir projedir. Türkiye Avrupa Birliği denilen yapının içinde bir medeniyet projesi olarak yer almak istemektedir. Ama bu Türkiye’nin kendisi olarak, kendisi kalarak hak ve hukukunun gözetildiği şartlarda mümkün olacaktır. Türkiye’nin kendisi olmaktan, kendisi kalmaktan çıktığı adeta uydulaştığı bir Avrupa Birliği projesi Türkiye’nin ne arzusudur, ne hayalidir. Avrupa uluslarının da anlaması gereken şey şudur ki, Avrupa Birliği’nin geleceği Türkiye gibi  önemli bir dinamiğin, önemli bir potansiyelin, önemli bir gücün ona katılmasıyla sıkı sıkıya alakalıdır. Yüzyıllar boyu Avrupa tarihine baktığınız zaman Ön Asya ile ilişkilerini olumlu bir yönde geliştirmeyen Avrupa’nın kaderi içine kapanmak, içine büzülmek olmuştur. Ön Asya ve Asya ile entegre olamayan bir Avrupa’nın kaderi kendi içine kapanmak, kendi iç kavgalarına yeniden tutuşmaktır. Avrupa içerisinde barışın sürdürülebilir bir dengeye kavuşması Türkiye’nin Avrupa içerisindeki siyasi yerini almasına bağlıdır. Bu çok ileri bir iddia gibi görülebilir ama tarih bilenler, uluslararası siyaseti bilenler bu cümlenin değerini takdir edeceklerdir.

Mamafih Kıbrıs meselesi Türkiye için bir onur meselesidir, Türk milleti için bir onur meselesidir. Onurumuz ekmeğimizden önemlidir, onurumuz aşımızdan önemlidir. Onurumuz, haysiyetimiz, hakkımız, hukukumuz ekmekten, aştan, işten daha değerlidir. Biz ekmeğimizi aşımızı taştan da çıkarabilecek bir milletiz. Kendi varlığını, kendi gücüne dayandırarak sürdürebilecek bir milletiz. Dolayısıyla Kıbrıs’tan taviz vermemizi hiç kimse beklemesin. Bu millet yaşadıkça hiçbir hükümet, hiçbir siyaset Kıbrıs’tan Kıbrıs halkının razı olmayacağı, rıza göstermeyeceği hiçbir tavizde bulunamaz. Henüz böyle bir iktidar henüz böyle bir siyasi güç tasavvur edilebilmiş değildir. Çünkü milletimizin tasavvurunda böyle bir şey yoktur. Böyle bir şey de olamaz. Kim ne diyorsa desin. Son sözü milletin derin vicdanı söyler. Milletin derin vicdanı da bunu söylüyor. Geriye kalan sözler konuşulur, işitilir, söylenir ama son tahlilde lafügüzaftır. Millet bir kere ileri adım atmıştır. O adımını geri atmaz. Hangi kuvvetle ileri attıysa ancak aynı kuvvetle birileri geri ittirebilirlerse eğer o şekilde belki. Başka da bir yolu yok bunun Herkes bunu böyle bilecek, herkes hesabını buna göre yapacak.

Ermeni sorunu siyasilerin değil, tarihçilerin konusudur. Maalesef aralarında müttefiklerimizin de bulunduğu sözüm ona gelişmiş, demokratik ülkeler arasında da bu konuda siyasi kararlar alanlar, siyasi tavır sergileyenler var. Ancak, tüm bunlar siyasi arenada Türkiye’ye  yönelik oyunlardır. Bu hükümet döneminde bu tür oyunlar giderek artmakta ve adeta açıkta oynanmaktadır. Dikkat edilmesi gereken budur. Hükümetin basiretsizliği bu oyun sahasında Türkiye’nin aleyhine gelişmeler yaşanmasına yol açmaktadır. Türk tarihinde hiçbir zaman zulüm, soykırım, kölelik  olmamıştır. Bize bu tür suçlamalarda bulunan Avrupalılar başta herkes geçmişlerine bakmalıdır. Çünkü, o geçmişlerinde milyonlarca insanın katli ile sonuçlanan savaşlar, soykırımlar vardır. Ve biraz da bunların utancını gizlemek, vicdanlarını rahatlatmak için bu tür oyunlara başvuruyorlar. Türk hükümetinin bu alanda daha basiretli, sonuç alıcı, somut ve akılcı çaba göstermesi gerekiyor. 

Terör ile ilgili olarak da; birinci tespitim daha doğrusu gerçek olan; bu hükümetin sıfır terör olayı ile aldığı ülkede terörün yeniden hortlamasına yol açmış olmasıdır. Bu hükümetin ve bizzat başbakanın “Kürt sorunu” diye ortaya çıkması, etnik ayrımcılık yapması, alt kimlik-üst kimlik söylemleri teröre zemin hazırlayan, terörün harekete geçmesine neden olan  etmenlerin başında gelmektedir. Terörü besleyen ekonomik, sosyal hatta kültürel aksaklıkların üzerine gitmek yerine zemini daha da bataklık haline getiren ve sonra da bataklığın ürettiği sivri sineklerle mücadele etmek için demokrasiden ödün veren kararları önü süren bu hükümet; sonra da dönüp, “sivrisinek öldürdüm-öldüreceğim” diye bunu siyasi malzeme yapması akıl dışılık değil de nedir? 

Terörü hiç geri gelmemek üzere yok etmek için bu hükümet göreve geldiğinde önünde uygun bir zemin bulmuştu. Ancak, bunu, diğer tüm alanlarda olduğu gibi, kullanamadı. Dağdan şu kadar terörist indirdim, af çıkarttım, şu kadar terörist öldürdüm, mantığıyla bu sorun çözülmez. Topyekün ekonomik, siyasi ve sosyal hatta belki de en önemlisi kültürel bir çözüm paketi gerekir.

Anavatan Partisi’nin seçim politikası nasıldır? İktidara geldiğiniz takdirde ülke içi ve ülke dışı (Avrupa Birliği) öncelikli gündeminiz neler olacaktır?

AB Türkiye’nin 100 yıllık çağdaşlaşma macerasın yöneldiği bir projedir ve AB Türkiye’nin ufkunda her zaman olmalıdır. Ancak Anavatan olarak AB’nin Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu, biriktirdiği değişim ihtiyacının manivelası olarak görmüyoruz. Türkiye değişimini kendi dinamikleriyle ve kendi gücüyle yapması gerek.

Bu konuda; Avrupa’yı, AB’yi ve onun vizyonunun ve Türkiye’nin rolü ve gücünü, Türkiye’nin AB için ne anlama geldiğini dosdoğru kavrayan bir vizyona ihtiyaç var, kavrayabilecek bir akla ihtiyaç var. Bu süreci doğru yönetebilecek, Türkiye’nin hak ve çıkarlarını koruyabilen, diplomasi yapabilecek, muhatabının dilini bilen –kastettiğim yabancı dil değil- muhatabının kültürünü bilen, muhatabının söylemediğini anlayıp ona karşı kendi telkinini yönlendirebilen bir siyasete ihtiyaç vardır. Türkiye AB için son derece önemlidir. AB içinde olmak sadece Türkiye’nin tek başına AB içinde olması demek değildir. Arkasında duran koca bir İslam dünyasınının çağdaşlaşması konusunda Türkiye’nin lider ülke olma pozisyonunun tescil edilmesidir. Bu Türkiye ve insanlık açısından hayati derecede önemlidir. İslam ve dünyanın geri kalanları arasında çatışma öngörmek istemiyorsak İslam toplumlarının çağdaş uygarlığa entegrasyonunda bir rehber, yol açıcı, yol gösterici olarak Türkiye’nin rol oynamasına, öncülük, önderlik, rehberlik etmesine hayati derecede ihtiyaç vardır. Aksi halde ne 11 Eylülleri çözebiliriz, ne metro bombalamalarını çözebiliriz, ne Filistin sorununu çözebiliriz. Bu insanlığın sorunudur.Konu, sadece Türkiye’nin AB’ne üye olup olmamasından ibaret bir şey değildir. Ve bunu dosdoğru anlatabilecek bir siyasete, vizyona ihtiyaç var. Bu iş böyle “Medeniyetler çatışması, medeniyetler buluşması” falan gibi hece şedeyelerek siyaset, diplomasi yapılmaz. Bilmek lazım, samimi olmak, iyi yönetmek lazım.

Anavatan Partisi bu vizyona sahip olarak sorunları çözecek yegane partidir. Avrupa’ya , dünyaya bu konuda sağlıklı çözüm önerilerini, sağlıklı bakış açısını göstermek ve süreci ona göre yeniden ayarlamak, balans ayarını yaparak, doğru bir yolda ilerlemesini sağlamak temel ilke olarak yürütülmelidir.

Anavatan Partisi’nin öncelikli gündeminde olan üç ana, ertelenemez konudan bahsetmek istiyorum. Bunlardan birincisi; Eğitim’dir. Anavatan Partisi, Türkiye’nin temel sorunlarının ilk ve öncelikli çözüm alanı olarak eğitimi görmektedir. Eğitim sisteminin köklü ve kapsamlı şekilde yeniden yapılandırılması bilgi depolamaya dayalı, ezberci bir eğitim sisteminden, ve müfredat yapısından merakı, ilgiyi kışkırtan, öğrenmeyi öğreten yeni bir eğitim modeline geçilmesi şarttır. Ve önce bu yapılacaktır. 

İkinci olarak gelir adaletinin sağlanması büyük önem verdiğimiz konudur. Türkiye’de demokrasinin temeli olan orta sınıfın  yani bizim deyimimizle orta direğin güçlendirilmesi ve gelir farklılıklarına dayalı ayrışmanın ortadan kaldırılarak herkese fırsat eşitliği sunulması toplumun gelişimi için de sağlığı için de gerekli ve zorunludur.

Ayrıca Türkiye’de siyasi alanın yeniden yapılandırılması şarttır. Siyaset, Türkiye’nin tüm sorunlarını çözecek yegane alandır. Siyaset alanının halka açılması katılımcı ve yönetişim ilkeleri doğrultusunda yeniden yapılandırılması, siyasetin halkla birlikte yapılıyor olmasının önündeki engellerin kaldırılması gerekir ve bunu da öncelik olarak alıyoruz.

Kendine güvenen kendi gücüne inanan, meydan okuyan bir Türkiye’yi özel sektör kamu ve sivil toplum örgütleriyle yani halkımızla birlikte yapmak zorundayız. Türkiye’nin menfaatlerini bütün hesapların önüne koyma hakkı vardır. Ve Anavatan Partisi, küresel süreçlere ve toplumun ihtiyaçlarına uygun bir dönüşümü halkımızla birlikte gerçekleştirecektir.

17.08.2006

Bu içerik 110 kere okunmuştur
 

Üye Alanı



Anketler

Türkiye Avrupa Birliği'ne Tam Üye olur mu ?

 

 

 


  Neticeler

E-Mail Bülteni