EKSİKLERİMİZİ GİDERMELİYİZ

Cumhuriyet , 10 Aralık 2002
Türkiye - Avrupa Vakfı Başkanı Ziya Müezzinoğlu ,
Türkiye - AB ilişkilerini değerlendirdi
LEYLA TAVŞANOĞLU
Türkiye'nin AB üyeliği yol haritasında yeni bir yol kazasına uğraması her an olası. Bu kazaya, dıştan Türkiye'yi istemeyenler kadar, içerde, kendi vasatın altındaki niteliklerinin ya da niteliksizliklerinin, AB bünyesinde iyice açığa çıkmasından korkanlar da sebep olabilirler. Yıllar içinde döne döne bunu yaptılar da... Bugün Türkiye kendine bir Avrupa hedefi belirlemiş ve bu hedefe doğru yol almak istiyor. Kendi bünyesinde hızla temizlikler, uyum çalışmalarına gidiyor. Pek çok sivil toplum kuruluşu da Türkiye'nin bu hedefinde ona destek oluyor. Bu sivil toplum kuruluşlarından birisi de daha yeni kurulan, çiçeği burnundaki Türkiye-Avrupa Vakfı. Bu vakfın adını öğrendiğimizde bir hayli şaşırdık. Çünkü daha iki ay kadar önce eski cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in aynı isimli bir vakıf kuracağı söyleniyordu. Hatta bu vakfın ismi Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye raporunda da geçmişti. Çalışmaları, amaçları, etkinliklerini öğrenmek için vakfın başkanı olan eski maliye bakanlarından Ziya Müezzinoğlu ile görüştük. Bu görüşmemiz sırasında da isim benzerliği olduğunu, Türkiye-Avrupa Vakfı'nın, Demirel'in bir zamanlar kurmayı tasarladığı vakıfla uzaktan yakından ilgisi bulunmadığını öğrendik. Müezzinoğlu ayrıca bize, ''Türkiye, bir aksilik baş gösterir de AB'ye üye olamasa bile bu çalışmalarla çağdaş bir toplum, çağdaş bir ülke olacaktır'' dedi.
- Türkiye-Avrupa Vakfı'nı kurma fikri nasıl ortaya çıktı?
- Bu, yeni bir fikir değil. 1960'lı yıllarda Türkiye'nin o zamanki adıyla AET'yle anlaşma imzalamasından sonra İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV) kurulmuştu. Amacı Türkiye'yle AET arasındaki ilişkileri geliştirmek için araştırma yapmaktı.
1980'li yıllarda Ankara'da Türkiye-AB Derneği kuruldu. Biz, bugünkü koşullar içinde yeni bir atılım başlatmak, bu çerçevede yeni çalışmalar yapmak üzere bir vakıf kurma yoluna gitmiş bulunuyoruz.
Vakfın kurucuları aşağı yukarı toplumun her katmanından gelen kişilerdir, diyebiliriz. Bunların arasında teknokratlar, emekli büyükelçiler, akademisyenler çoğunluğu oluşturuyor. Ayrıca işçi kesiminden sendika başkanları, sanatçılar, bizimle birlikte vakfa üye oldular. Vakfın kuruluş çalışmaları 58 kişiyle başladı.
Bunun ardından 30-40 kişilik yeni bir liste oluştu. Onlar da vakıf çalışmalarına katılacaklar.
- Vakfın hedefleri neler?
- Türkiye-AB ilişkilerinin gelişmesine katkıda bulunmak. Bu, aslında bir hükümet görevi olarak biliniyordu ve şimdiye kadar da bu alandaki çalışmalar siyasi partiler çerçevesinde yürütüldü. Oysa, biz bu çalışmalara geniş platformda, toplumun bütün katmanlarının yer alması gerektiğine inanıyoruz.
Bir Fransa başbakanının ünlü bir sözü vardır. ''Savaş sadece askerlere bırakılamayacak kadar önemli bir konudur'' der. Biz, AB'yle ilişkileri sadece siyasi partilere bırakılamayacak kadar önemli bir konu olarak görüyoruz.
- Bu bağlamda ne gibi etkinlikler yapmayı planlıyorsunuz?
- İlişkilerin her alanında yer almayı öngörüyoruz. Hemen eklemek isterim, bu çalışmalar adaylık döneminde olduğu gibi adaylıktan sonraki süreçte de sürecektir. 'Çözüm araştırılacak'
- Yani bunlar sürdürülebilir bir çalışmalar dizisi olacak, öyle mi?
- Evet. Adaylık döneminde çalışmalarımızın ana hedefi, müzakereler başlarken Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu sorunları saptayarak bunları toplumun ilgili kesimlerine anlatmak, çözümler konusunda da onların görüşlerinin topluma yansıtılması biçiminde olacak. Bu çalışmaları ilgili ülkelerdeki benzer kuruluşlarla da sürdüreceğiz. Böylece de çözümlerin kolaylaştırılmasını sağlamaya çalışacağız.
Hükümet çevreleri kısa sürelerden söz ediyorlar, ama ben adaylığın uzunca zaman alacağı kanısındayım. Çalışmalarımız adaylık üyeliğe dönüştükten sonra da devam edecek. Çünkü o aşamada da uyum sorunları karşımıza çıkacak.
- Siz uzun yıllar AB işleriyle ilgilenmiş bir kişi olarak Türkiye'nin Avrupa'yla entegre olmaya gerçekten hazır olduğunu düşünüyor musunuz?
- Buna yanıt vermeden önce dünden bugüne bir özetleme yapmak gerektiğini düşünüyorum. 1957'de Roma Anlaşması'nın imzalanmasından sonra Türkiye, AET'ye ortak üye olmak için ilk başvuran ülkelerden biriydi. Ama ondan önce Yunanistan başvurusunu yapmıştı.
Türkiye, 1963 yılındaki Ankara Anlaşması'yla da AET'nin ikinci ortak üyesi oldu. Türkiye başından beri Avrupa'daki gelişmeleri çok yakından izlediği için çok erken başvuru yapmıştık.
Ortaklık anlaşması, sadece ortaklığı değil, ileride tam üyeliği de öngören bir anlaşmaydı. Bir süre sonra Türkiye bunu daha başka şekilde görmeye başladı.
- Nasıl bakıyordu?
- Entegrasyonu önemsemeyerek konuya sadece ekonomik açından yaklaşma gereğini duydu. Türkiye o yıllarda zaman zaman güçlüklerle karşılaştığı için bu ilişkileri de sırf bu çerçeve içinde yorumlama ve uygulama yoluna gitti.
- O yıllarda kendi iç siyasi sorunlarımız bunda rol oynadı mı?
- Bizim siyasi sorunlarımız da vardı, işaret ettiğiniz gibi... İlk başvuran ülkelerden biriydik, ama 27 Mayıs nedeniyle bir süre o başvurumuz donduruldu. 1961 Anayasası'yla çağdaş demokrasi yürürlüğe girdikten sonra müzakereler başladı ve 1963'te anlaşma imzalandı.
Bizim Avrupa'daki entegrasyon hareketine tek yanlı bakışımız yanında 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte yaşadığımız olaylar, ilişkilerimizin donma noktasına gelmesine neden oldu. Türkiye, başlangıçta AET'yle ilişkileri kurarken onun ilerisini düşünüyordu; amaç oydu. Tam üye olmayı amaçlıyordu ve buna uygun bir davranış içindeydi. Ama biraz önce sözünü ettiğim nedenlerle bu amaç unutuldu. İlişkiler kesintiye uğrarken bir taraftan da tek yanlı ve ekonomik çerçeveye indirgenmiş ilişkiler durumuna geldi. Oysa şimdi yeni bir dönemin eşiğine gelmiş bulunuyoruz. AB, genişleme sürecini başlattıktan sonra biraz bize dönük, biraz da kendine dönük önyargılarla Türkiye'yi genişleme sürecinin dışında bıraktı. Lüksembourg’da bunu gördük, Cardiff'te bu oldu. Fakat, Avrupa'da da Türkiye'nin bu şekilde dışlanmış olmasının en doğru davranış olup olmadığı tartışılmaya başlanmıştı. Bu tartışma esas olarak muhafazakârlarla sosyal demokratlar arasında yapılıyordu. Nihayet, geçen yıl Helsinki'deki AB doruğunda Türkiye'nin adaylığının kabul edilmesi yoluna gidildi. Bu anlamda irdeleyecek olursak, şimdiye kadar Türkiye'nin kendisine düşenleri yapmış olduğunu söylemek çok güç. Çünkü siyasi rejim zaman zaman kesintiye uğradı. Bu, AB ilkeleriyle bağdaşmayacak bir durum olduğu için ister istemez ilişkiler bundan zarar gördü. Ama şunu da eklemek lazım: 'Hedefe ulaşamadık'
AB bu muameleyi sadece Türkiye'ye yapmadı. Yunanistan da geçmişte, albaylar cuntası döneminde aynı şeyi yaşadı. Cunta döneminde o zamanki AET, Yunanistan'la ilişkilerini tümüyle dondurmuştu. O dönemde Yunanistan'ın Brüksel'deki temsilcisi yakın bir meslektaşımdı. İlişkileri kopuk olduğu için zaman zaman bizim aracılığımızla bilgi alma gereğini duyardı.
Demin söylediğim gibi Türkiye Avrupa'yla entegre olma amacıyla yola çıktı. Kendine düşenleri de yapmaya kararlı görünüyordu. Ama bu niyet ve kararı, söz ettiğim nedenlerden, zaman içinde ikinci planda kaldı. Olaylar araya girdi, kesintiler oldu ve 1963'te başladığımız maraton bugüne kadar hedefine ulaşamadı. Bugün bulunduğumuz noktada kanımca maraton virajını gördük, ama şeref turunu atıp yerimizi alabilmek için hâlâ hayli çaba harcamamız gerekiyor.
'Yunanistan daha öndeydi'
- 1978'de Türkiye'nin başvuru süresi gelmişti. Ama o dönem yine başbakan olan Bülent Ecevit, Türkiye'nin üyelik başvurusuna hazır olmadığını AET'ye bildirmişti. Oysa o dönem Yunanistan, Konstantin Karamanlis önderliğinde büyük bir hızla başvurusunu yapmaya hazırlanıyordu. Siz o dönem maliye bakanıydınız. Ecevit, neden o sırada geri adım atmayı uygun bulmuştu?
- Orada açıklanması gereken bazı hususlar var. Türkiye'nin başvuru sırası gelmiş değildi. Ankara Anlaşması üç kademelidir. Anlaşmanın hazırlık dönemi vardır ve bu tek yanlı bir uygulamadır. Burada AET'nin Türkiye'ye çeşitli alanlarda yardımda bulunması öngörülmüştür. Bunun süresi beş yıldı. Bunu uzatmadan ikinci döneme geçtik. O sırada ben Brüksel'de daimi temsilci ve büyükelçiydim ve müzakereleri de ben yürüttüm.
Amacımız başladığımız maratonu mümkün olduğunca çabuk hedefe ulaştırabilmekti. İkinci aşama on iki yıl gibi bir süre alıyordu. Bu, seksenli yıllara rastlar. Ondan sonra da AET ve Türkiye'nin bir araya gelip üyelik konusunda karar vermeleri gerekiyordu.
Yunanistan, bizden daha önce, daha ileri bir aşamadan başladığı için üyelik başvurusu sürecine daha önce geldi. 1979'da bu oldu. Türkiye'nin o sırada üyelik başvurusunda bulunması söz konusu değildi, çünkü süre dolmamıştı. İkincisi de Türkiye ve bütün dünya o ünlü petrol bunalımından geçiyordu. 1978'de Türkiye, tüm dışsatım geliri, petrol faturasını karşılamaya yetmeyen bir ülke durumundaydı. Öncelikle bu bunalımın aşılması gerekiyordu.
Yunanistan üyelik başvurusu yaptığı sırada Türkiye'yle Yunanistan arasındaki rekabeti göz önünde bulunduran bazı AET yetkililerinin Türkiye'ye, ''Tam zamanıdır. Eğer istiyorsanız üyelik için başvurmalısınız'' gibi telkinde bulundukları söylenir. Buna da hükümetin olumsuz yanıt verdiği iddiaları vardır. Hemen söyleyeyim ki böyle bir konu o zaman hükümete gelip müzakere konusu olmadı. Talebin reddedilmesi gibi bir karara da varılmadı.
- Siz olayın tanığı olarak böyle bir şey olmadığını söylüyorsunuz...
- Resmen böyle bir şey yok. Bir hükümet üyesi olarak benim bildiğim kadarıyla, diye eklemek durumundayım.
O sırada AET'yle ilişkilerimizde bir soğukluk dönemi yaşandı. Öyle ki, o güçlüğü aşabilmek için her alanda çeşitli çabalar gösteriyorduk. O arada AET'nin güçlükleri aşabilmemiz için bize yardımda bulunmasını istedik.
- 6 milyar dolar istendiği gibi haberler vardı...
- O tür rakamlar söylendi, ama program öyle değildi. Her neyse... O yardım gerçekleşmedi. Bu yüzden de, yine yanlış olarak, o tarihten itibaren Türkiye'nin gümrük birliği çerçevesindeki gümrük indirimini durdurduğu söylenir. Aslında o 1977'de Türkiye'nin yaşadığı ekonomik güçlükler nedeniyle fiilen uygulanmamaya başlanmıştı.
- Siz, ''AB'yle ilişkiler siyasi partilere bırakılamayacak kadar önemlidir'' dediniz. Sizce sivil toplum hareketi Türkiye-AB ilişkilerine nasıl katkıda bulunabilir?
- Bugün Türkiye'de uygulanmakta olan demokrasinin çağdaş demokrasi ilkeleriyle ne dereceye kadar bağdaştığı ya da bağdaşmadığı kendi aramızda da tartıştığımız konulardan birisi. Ben bu alanda ciddi eksikliklerimiz olduğunu söyleyebilecek durumdayım. Çünkü geçmişteki deneyimlerim ve sonradan topladığım bilgiler buna yardımcı oldu. Siyasi partilerimizin yapıları ve yönetimlerine dikkat çekmek istiyorum. Anayasada siyasi partiler, demokrasinin vazgeçilmez öğeleri olarak kabul edilir. Bu tanım hiç kuşkusuz doğrudur. Ne var ki siyasi partilerimiz yapıları itibarıyla demokratik olmadıkları gibi yönetimleri itibarıyla da demokratik değillerdir. Bu sözlerden ne demek istediğimin de açık olduğunu sanıyorum.
Demokratikleşme sorunu
O nedenle Türkiye bu alanda ciddi bir demokratikleşme sorunuyla karşı karşıyadır.
İkinci eksiğimiz, siyasetin genelde partiler çerçevesinde cereyan ettiği, TBMM'de müzakere edildiği ve hükümetin de bunu uygulama aracı olarak sahneye çıktığı anlayışıdır. Oysa, demokratik ülkelerde siyasi partilerin yanında siyasette çok etkili olan kuruluşlar da vardır. Bunlar gruplardır, derneklerdir, vakıflardır, tümüyle sivil toplum kuruluşlarıdır. Bunların, kuşa benzetilen demokrasinin ikinci kanadını oluşturduğu kabul edilir.
Böylece demokrasi kuşunun iki kanadıyla havada durabildiği varsayılır. Bizde yakın zamana kadar sivil toplum kuruluşu anlayışı yoktu. Çünkü ciddi yasaklar vardı. Bugün hem dışa, hem içe dönük yönüyle ciddi sorunlarla karşı karşıyayız. Bunların aşılmasında da sivil toplum kuruluşlarına önemli görevler düştüğüne inanıyorum. Bunun AB'yle ilgili, Türkiye çerçevesinde olduğu gibi dışa dönük yönü de var. Bir de Türkiye dışında, şimdiden Avrupalı olmuş Türkler var. Bunların toplam sayısı 3 milyon 200 bin kişiyi buluyor.
Yani, Türk insanı, önemli bir kısmıyla şimdiden AB içine girdi. Ne var ki yerleşmiş önyargılar da bulunuyor. Önyargılar hem bizde hem de AB ülkelerinde var. AB ülkeleri bunu çok açıkça ifade etmeseler bile biliyoruz ki coğrafi açıdan Türkiye'yi Avrupalı olarak kabul etmiyorlar.
Bunun öyle olmadığını ispatlamak kolay. Ama onun yanında kültür ve din farkı nedeniyle Türklerin AB entegrasyonunda yerleri olmadığı kanısı var. Bu, tutucu kesimlerde çok yaygın bir kanı. Aynı önyargının Türkiye'de de bazı çevrelerde bulunduğunu biliyoruz. Geçmişte bir siyasi partimiz ve onun genel başkanı (RP ve Erbakan ) buna 1960'lı yıllardan beri çok karşıydı.
- Peki, iki tarafta da değişiklik olmadı mı?
- İki tarafta da değişiklik olduğunu gördük. AB'deki değişik tutumun başlıca nedeni tutucu kesimin şu sırada iktidarda olmayışı, onların yerine sosyal demokrat partilerin iktidara gelmiş olmasıdır. Ama hemen eklemek lazım ki ötekiler tümüyle susmuş değildir. Hatta, Helsinki'de çıkan kararlardan sonra onların yeni tepkilerine tanık olduk.
Türkiye'de de o sözünü ettiğimiz parti ve çevresindekilerin bu görüşlerinden vazgeçtikleri yayılmaya başlandı. Hatta AB'nin bazı organlarına, kendi amaçları doğrultusunda kullanmak için bazı başvurular yaptıklarını da gördük. Helsinki'den sonra karşılıklı müzakere ve çözüme ulaşma dönemine girmiş olduk. Daha doğrusu olacaktık. Ama son zamanlarda yine bazı tutumlar nedeniyle şimdi konu yeniden tartışma noktasına geldi. Karşı karşıya bulunduğumuz sorun bu engelin aşılması ve müzakerelerin fiilen başlamasıdır. Ama bunun ne zaman gerçekleşebileceğini kestirmek biraz güç. Bunu ciddi görmekle birlikte abartmamak gerektiğini de söylemek durumundayım. Çünkü müzakereler başlamadan önce tarafların pozisyonlarını açıklığa kavuştururken benzer olaylarla her zaman karşılaşılabilir. Önemli olan bu engelleri aşıp müzakerelere başlayabilmektir, diye düşünüyorum.
'Türkiye'ye ayrım yapılmamalı'
- Türkiye'de AB üyeliğiyle birlikte ulusal egemenliğin ortadan kalkacağı yolunda tepkiler var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
- Türkiye'nin ayrımcı bir muameleye maruz kalıp kalmaması önemlidir. AB, öteki aday ülkelerden istemediği farklı şeyleri Türkiye'den istiyorsa buna sonuna kadar karşı çıkmak gerekir. Çünkü her alanda eşit muamele görerek AB'ye girmek söz konusudur. Milli egemenliğin elden gitmesi söz konusu değildir. Uluslararası çeşitli anlaşmalar var. AB'de söz konusu olan şey egemenliğin bir kısmını AB'ye emanet etmek ve aynı zamanda da oluşan ortak egemenlikten yararlanmaktır. Öteki ülkeler de aynı şeyi yapıyorlar. Biz, buraya başka gezegenlerden gelmedik. Bu gezegenin insanlarıyız. Öteki ülkelerle çağdaş bir çerçeve içinde birlikte yaşamak istiyoruz. Bu, Türk insanının, Türkiye'nin 150 yıllık hedefidir. Anadolu İhtilali'nden sonra bu hedefi çok açık olarak ortaya koyduk. Çağdaş uygarlık, diyoruz. Çağdaş uygarlık da budur.
Bu içerik 837 kere okunmuşturTemel Belgeler
Duyurular
- TÜRKİYE AVRUPA VAKFI - ADRES DEĞİŞİKLİĞİ
- AVRUPA KOLEJİ BAŞVURULARI-SON TARİH 2 MART
- 2012-2013 AKADEMİK YILI JEAN MONNET BURS BAŞVURULARI BAŞLAMIŞTIR
- TÜRKİYE AVRUPA VAKFI’NIN AVRUPA BİRLİĞİ KOMİSYONU 2011 YILI TÜRKİYE İLERLEME RAPORU HAKKINDAKİ AÇIKLAMASI
- NANCY ÜNİVERSİTESİ (CEU) AB Araştırmaları Master Programı









