Röportaj
Prof Dr. Füsun Üstel röportajı
Vakfımız stajyerlerinden Selin Çiğdem ve Nurbanu Özyurt'un Galatasaray Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Füsun Üstel ile yaptıkları röportaj:
Sorular:
Süryani Kilisesi Patriğinin isteği üzerine Avrupa Birliği Genel Sekreterliği yazışmalarında “Gayrimüslim” kelimesi yerine, “farklı inanç grupları” ifadesinin kullanılması, sadece bir ifade değişikliği midir?
“Farklı inanç grupları” ifadesi, Avrupa ülkelerinin bir bölümünde devletin tüm gruplara karşı eşit mesafesini ve kimi zaman da söz konusu grupların hak ve özgürlüklerinin devlet tarafından korunacağı hukuki zemini açıklığa kavuşturmak için kullanılıyor. Örneğin Belçika’da “farklı inanç grupları”nın yanı sıra “farklı felsefi yaklaşımlar” ifadesi de din-devlet ilişkilerini düzenleyen hukuki belgelerde yer alıyor. Bu, herhangi bir inanç grubu altında tanımlanamayacak, laiklerin, ateistlerin ve agnostiklerin de devlet tarafından tanınması ve korunması anlamına geliyor.
Türkiye’de bu ifade değişikliğinin bir irade değişikliği haline gelmesi için öncelikle devletin bütün kurumlarının yazışmalarında yer alması, daha sonra da tüm inanç gruplarının din ve vicdan özgürlüğü başta olmak üzere her türden hakkının güvence altına alınması gerekiyor. Öte yandan bu ifade değişikliği, her ne kadar Müslüman-Gayrımüslim ayrımını kaldırsa da inananlar-inanmayanlar ayrımını koruyor. Dolayısıyla kullanılan ifadenin “farklı felsefi yaklaşımlar” şeklinde genişletilmesinin çağdaş demokratik standartlar açısından daha uygun olacağı kanısındayım.
Uygulamada ne gibi artılar\eksiler getirebilir? Bu isteğin Süryani Kilisesi’nden gelmesi bir anlam ifade etmekte midir?
Getireceği artı ve eksiler ardındaki siyasi iradenin ne kadar güçlü olduğuna bağlı. “Kürt açılımı” başlığı altında henüz bir yıl önce başlayan demokratikleşme iddiasının, Milli Birlik ve Beraberlik projesi gibi içi boş bir kavrama dönüştüğünü ve bu yönde kararlı bir politika izlenmediğini gördük. Bununla birlikte ifade değişikliği isteğinin Süryani Kadim Ortodoks Kilisesi’nin ruhani önderinden gelmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Anadolu’nun kadim halklarından Süryaniler, Lozan Antlaşması’nın hükümlerinden yararlanamadılar, kimlikleri yok sayıldı, bölgede yaşayan Süryaniler topraklarını terk etmek, kalanlar ise görünmez olmak zorunda kaldılar. Dolayısıyla Avrupa Birliği Genel Sekreterliği’nin ifade değişikliği kararını, bu toprakların tarihsel dillerinden biri olan Aramice’ye saygı anlamında da önemli buluyorum. Öte yandan talebin Süryani Kadim Ortodoks Kilisesi’nden gelmesi Süryani vatandaşlar topluluğunun Türkiye toplumu içinde aktif ve dönüştürücü bir unsur olarak belirmeye başladığını gösteriyor.
Bu değişiklik, Avrupa Birliği’ne giriş sürecinde, ülkenin Müslüman niteliğini hafifletmeye yönelik bir girişim olarak değerlendirebilir mi?
Girişimin ardındaki niyetin ne olduğunu bilmiyorum. Ancak niyet okumaktan ziyade muhtemel sonuçları üzerine odaklanmanın daha yararlı olduğunu düşünüyorum. Bu ifade değişikliği, eğer “farklı felsefi yaklaşımları” da kapsayacak biçimde mevzuata ve uygulamaya yansırsa, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir devlet olma niteliğini pekiştirir. Üstelik bu tür bir değişiklik, Türkiyevari bir laiklik anlayışından Avrupa standartlarında bir laiklik anlayışını hayata geçirme anlamında önemli bir adım oluşturur.
Haziran 2010
Jacques Attali: "Avrupa'nın dağılmasını 'ekonomi hükümeti' önler"
Newsweek Türkiye'ye mülakat veren dünyanın en önemli 100 entelektüeli arasında gösterilen Jacques Attali'ye göre Avrupa'nın dağılmasını "ekonomi hükümeti" önleyebilir açıklamasında bulundu.
Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) üyeliği konusundaki soğuk tavrına rağmen, ikili ilişkiler ekonomik alanda gelişme gösteriyor. İki yıl önce Sarkozy'nin isteği üzerine, Fransa'nın büyümesinin önündeki engellerin kaldırılmasına dair bir rapor hazırlayan ve raporunda Türkiye'nin önemini vurgulayan ekonomist, yazar, düşünür ve girişimci Jacques Attali, Fransız ekonomi ve siyasetinin en önemli isimlerinden. Eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand'ın da 16 yıl özel danışmanlığını yapan, dünyanın en önemli 100 entelektüeli arasında gösterilen (Elliye yakın kitabı bulunuyor) ve aynı zamanda PlaNet Finance isimli mikrofinans kurumunun başkanı Attali, Newsweek Türkiye'den Nevra Yaraç'ın sorularını yanıtladı. Bazı bölümler.
- Yaraç: Türk dış politikasının Ortadoğu'ya ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Attali: Ortadoğu, Doğu Asya ve Avrupa'nın kesişim noktasındaki Türkiye'nin sadece birini değil, üçünü dikkate almasının önemine inanıyorum.
- İki yıl önce Türkiye'nin Mısır'a benzeme riski olduğunu söylemiştiniz. Bu gerçekten mümkün mü?
Türkiye'nin evrimi dış ülkeler tarafından çok yakından izleniyor. Ve Türkiye bir demokrasi olarak kalmaya devam etmeli, bir teokrasiye dönüşmemeli. Teokrasi benzeri bir demokrasi diye bir şey yoktur.
- Yunanistan ve Euro krizleri, Avrupa'nın krizlere hassas olduğunu gösterdi. Önlem alınmazsa dağılma söz konusu olabilir mi?
Evet, önümüzdeki on yıl içinde dağılma riski var. Şayet Avrupa kendisi için gerekli olan bir ekonomi hükümetini kuramazsa bu risk devam edecek. Ama bu konuda iyimserim, Avrupa bunu başaracaktır.
- Son krizlerin ardından Avrupa bir risk unsuru oluşturuyor mu?
Evet, çünkü borcumuz var. Tehlikeli hale gelmeye başlayan zengin ülkeler söz konusu. Fakat Japonya, ABD ve diğer ülkelerin de ciddi sorunları var. Sadece Avrupa'nın sorunlarına odaklanmamalıyız. Bu tüm dünyanın sorunu. Avrupa'ysa sadece küçük bir parçası.
- "Geleceğin Kısa Tarihi" kitabınızda 2035'e doğru ABD'nin bir süper güç olarak kalacağını ama dünyayı yönetmeyi bırakacağını, dünyanın da "çokmerkezli" bir hale geleceğini söylüyorsunuz...
Bu şu an geçerli bir olgu. Çin askeri alan da dâhil olmak üzere önemli bir güç haline geliyor. Avrupa da önemli bir siyasi güç haline gelecek. ABD ise mutlak olmasa bile göreceli bir daralma yaşıyor. Önümüzdeki dönemde sadece ABD ve Çin'den oluşan bir G2'nin değil, Rusya, Türkiye ve Avrupa'nın da oyunun birer parçası olmasını umuyorum.
- İstanbul'da Fransız yatırım ajansı açılıyor. Fransa beklediği yatırımı çekebilecek mi Türkiye'den?
Türkiye çok önemli bir pazar; birçok mühendisin, donanımlı insanların olduğu ve nitelikli araştırmaların yapıldığı önemli bir ülke. Fransız sanayisi de bunları memnuniyetle karşılayacaktır. Herhangi bir sektör sınırlaması olmaksızın her alanda yatırım mümkün, bu bir tanıtım meselesi.
- İki ülke arasındaki ilişkiler, özellikle de Cumhurbaşkanı Sarkozy'nin Türkiye'nin AB üyeliğine yaklaşımından ötürü siyasi manada çok iyi sayılmaz. Olumlu yönde ilerleme nasıl sağlanacak?
Bu aynı zamanda Türk dış politikasının İslami yöne ilerlemeyen evrimine de bağlı. İnsanlar iç politikanın dış politika üzerindeki sonuçları konusunda endişeli. Avrupa'nın aşama aşama Türkiye ile bağlarını güçlendirmeye devam etmesini bekliyorum. Ben Türkiye'nin üyeliğinden yanayım.
- Zaman zaman Sarkozy ve Erdoğan arasında benzerliklerden söz ediliyor. Siz buna katılıyor musunuz?
Başbakan Erdoğan ile tanışmadım, dolayısıyla bu konuda bir yorum yapamam.
- Fransa'nın bir sonraki Cumhurbaşkanı adayı olarak IMF Başkanı DomInIque Strauss Khan'ın adı geçiyor...
(Gülüyor...) Bu konuda da bir tahminim yok.
- 2008'de Türkiye'ye geldiğinizde Rusya, Türkiye, Fransa ve Almanya'dan oluşan ve G4 olarak tanımladığınız grubu açıklar mısınız?
Bu dört ülke Avrupa'nın geleceği için kritik öneme sahip. Türkiye gibi Rusya da Avrupa'nın dışında; Fransa ve Almanya ise Avrupa'nın en güçlü ülkeleri. Bu ülkeler arasında özellikle enerji, boru hatları, araştırma ve inovasyon alanındaki ortak projelerin gelecek için çok önemli.
- Önümüzdeki beş yılın kısa tarihini nasıl görüyorsunuz?
Birkaç yıl önce yaptığım tahminler şimdi çok daha geçerli. Piyasaların yaygınlaşması ve hükümetlerden daha güçlü olması her geçen gün daha da gerçek oluyor.
www.euractiv.com.tr , 28.06.2010
ABD'li Ekonomist Jeremy Rifkin: Avrupa hayali henüz ölmedi
Ekonomik krize ve euroyu kurtarma mücadelesine rağmen Avrupa hayali hâlâ yaşıyor: Avrupa’nın yapması gereken üçüncü sanayileşme devrimi için “görünmez ve dağılan bir enerji ağı oluşturabilecek bir ekonomik vizyon ve oyun planı ortaya koymasıdır” şeklinde konuşan “Avrupa Hayali” adlı kitabın yazarı, Amerikalı ekonomist Jeremy Rifkin EurActiv’e bu konuda ayrıntılı bir röportaj verdi.
Avrupa Birliği’nin (AB) dünyanın ikinci sanayi devriminden üçüncüsüne geçiş yapmasını sağlayabilecek en iyi konumda bulunduğunu kaydeden Rifkin “Avrupa’nın eninde sonunda başarısızlığa uğrayacağı” görüşünü reddetti.
Gıda Güvenliği Yasası hakkında Gıda Mühendisleri Odası Görüşleri
Vakfımız stajyerlerinden Selin Çiğdem ve Nurbanu Özyurt'un Gıda Mühendisleri Odası ile yaptıkları röportaj.
Avrupa Birliği’yle müzakere sürecinde yeni başlık geçtiğimiz günlerde “Gıda Güvenliği” konusunda açıldı. 13 numaralı "Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı" faslı ile ilgili olarak daha önce TBMM'nde Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu kabul edilerek yasalaşmıştı. Konu hakkında İstanbul Gıda Mühendisleri Odası’nın bilgi ve görüşlerine başvurduk. Konuya oldukça tepkili yaklaşan Gıda Mühendisleri Odası yetkilileri sorularımızı yanıtladı.
-Öncelikle, Gıda Mühendisleri Odası ne zaman kuruldu? Kuruluş amaçları nelerdir?
-TMMOB (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği) 1954 yılında kuruldu, buraya bağlı 23 oda var. Biz bu odalardan biriyiz. Faaliyet konumuz gıda sektörü. Bizim odamız da 1996 yılında kuruldu. Meslektaşlarımızla ilgili olarak da çalışıyoruz. Üniversiteden yeni mezun olan arkadaşlarımıza yardımcı oluyoruz. Sorumlu yöneticilik belgelerini biz veriyoruz. Bir üreticinin faaliyete başlaması için gerekli olan belgelerin arasında bizden alacağı bir belge de var.
-Avrupa Birliği geçen dönem başkanı İspanya, son anda, Türkiye ile “Gıda Güvenliği, bitki ve hayvan sağlığı” faslını açtı. Yeni açılan bu fasıl hakkında Haziran ayında bir kanun hazırlandı ve kabul edildi. Öngörülen yeni düzenlemeler ve eski kanun hakkında bilgi verebilir misiniz?
-Eskiden, Tarım Bakanlığının yetişemediği noktalarda yani denetimleri yapamadığı noktalar için 5179 sayılı “Sorumlu Yöneticilik” kanunu çıkarıldı. Bu kanunla beraber kapasitesi 60 beygirin altında olan ya da 10 kişinin altında işçi çalıştıran firmalara haftada bir kez mühendis çalıştırma zorunluluğu getirildi. Mühendis hafta içi bir gün giderek orada tam zamanlı çalışmak zorundaydı. 60 beygirin üstü ve 10 kişinin üstünde işçi çalıştıran firmalarda da tam zamanlı mühendis çalıştırma zorunluluğu vardı. Bu 5179 sayılı kanun gereği zorunluluktu. Şimdiki yasa ile birlikte, AB uyum çerçevesinde, “sorumlu yöneticilik” kavramını kaldırarak gıda güvenliğini bu şekilde sağlayacağız diyorlar. Eski yasaya göre “sorumlu yöneticilik” bir zorunluluktu. Ama şimdiki kanun diyor ki, 20 beygirin altında ve 10 kişi çalıştıran firmalarda, gıda, kimya ve ziraat mühendisi çalıştırma zorunluluğu yoktur. Aslında mühendis diyoruz ama sorumlu yöneticilik yapanlar da çok: veterinerler, gıda teknikerleri, biyologlar, kimyagerler. Yani, bu geniş bir kavramdır.
-Türkiye ve Avrupa Birliği ülkeleri arasında pek çok farklılık mevcuttur. Sizce bu kanun hazırlanırken bu farklılıklar göz ardı edildi mi?
-AB uyum sürecinde bütün görevi, veterinerlere yüklemeleri, AB’de gıda güvenliği bu şekilde sağlanıyor deyip bu sistemi direk olarak getirmek yanlış. Zaten Türkiye’de “gıda terörü” dediğimiz kavram vardır. Türkiye’ye bakıldığında, genelde büyük firmalar tarafından yapılmıyor. Bu firmalar zaten gıda mühendisi ya da teknik mühendis çalıştırırlar. Gıda terörünün asıl sebebi, küçük çaptaki üreticilerdir. 30 beygirin altı ve 10 kişinin altında işçi çalıştıran üreticilerin oranı Türkiye’de %80’dir. Buralarda görev yapan mühendisler yani sorumlu yöneticiler geçimlerini bu şekilde sağlamaktadırlar. Bu kanun, 30 beygirin altı ve 10 kişinin altında işçi çalıştıran yerlerde gıda riskinin olmadığı ve buralarda mühendislerin çalışmasına gerek olmadığı söylenmektedir. Firma patronu gıda güvenliğini kendi başına sağlayabilir denilmektedir. Sorumlu yöneticiler var olan gıda terörünü ortadan kaldırmaya çalışırken durum bu yasayla daha da kötüye gitmektedir. Bu yasayla birlikte halk sağlığı çok büyük bir tehlike altına girmiştir. Üretim sadece teknik donanımı olmayan insanlara kalmıştır. Sorumlu yöneticiler, eski kanuna göre üreticiyi zorlardı. Onların bu ısrarıyla beraber işletme sahipleri yanlışları düzeltmeye çalışırlardı ve üretim sahasını yenilerlerdi. Mühendisler olmadığı zaman da, firmalar kötü saha koşullarında üretim yapmaya devam edecekler. Ortada bir de boşluk var. Mühendis artık yok ama Tarım bakanlığı da yok. Mühendis olmadığı durumlarda, bakanlığın gelip kontrol etmesi lazımdır. Türkiye’de yaklaşık 500 bin işletme var; öte yandan bakanlığın denetleyici sayısı ise sadece 5 bin. Artık o işletmelere mühendis de gidemeyecek. Peki bakanlık nasıl yetişecek? Tarım müdürlükleri bir işletmeye 6 ayda bir uğruyorsa iyi; ama yılda bir kez uğruyorlar. Bütün firmalar bir sene boyunca o sahada kendi bildikleri şekilde üretim yapacaklar. Halkın sağlığı risk altında olacak. Bence bu bir katliamdır. Bazı baharat firmaları mühendis çalıştırmayacaklar ama baharatlar küçük olsalar da büyük ölçüde aflatoksin taşıyabilirler. Bu aflatoksinler, gıda zehirlenmelerinde insanlara büyük ölçüde zarar verirler. Bu firmalardan biz nasıl ürün alacağız? Biz gıda mühendisi olarak biz de kendimizi nasıl koruyacağımızı düşünüyoruz.
-Bu yeni kanunun pek olumlu tarafı yoksa Avrupa Birliği bu işe nasıl razı oldu? Bu faslı neden açtı?
-Şöyle bir durum var: Bu yasa AB için çıkmıştır ama AB’nin kendi standartları ve normları çok farklıdır ve Türkiye’nin standartları çok farklıdır. Oradaki yasa alınıp buraya uyarlanmaya çalışıyor. Bir yasa alınır, getirilir ama Türkiye’de gözden geçirilir, Türkiye’ye uyarlanır. Avrupa ülkelerinde bulunan 30 beygirin altı ve 10 kişinin altında işçi çalıştıran firmaların oranı ile Türkiye’deki firmaların oranı oldukça farklıdır. Türkiye’de bu firmaların çoğu un ve unlu mamul üreten firmalardır. Avrupa Birliği’nde durum farklıdır.
-Siz bu konuya nasıl bir öneri getirdiniz?
-Sorumlu yöneticilik kalksın tamam ama Tarım Bakanlığı’nın kadrosu ne durumda? Bizim sorunumuz denetimin olmaması. Kamu denetlesin. Bir boşluk yaratılıyor ama doldurulmuyor. Bizim Gıda Mühendisleri Odası olarak şöyle bir önerimiz var: küçük esnaf eğer mühendisin ücretini ödemekte zorunluluk çekiyorsa, Tarım Bakanlığı’nın bütçesinin 50’de biri bu iş için ayrılsın.
-O zaman diyebiliriz ki bu yasa alt yapısı hazırlanmadan, çok erken çıkarıldı.
-Biz bu yasa için çok mücadele ettik, basında yazılarımız çıktı ama kamuoyundan gerekli tepkiyi alamadık. Halk tasarı kabul edildikten sonra biraz daha bilgilendi, artık yasa yürürlüğe girdikten sonra daha da bilinçlenir diye bekliyoruz. Çünkü gıda zehirlenme oranlarında %100 lük bir artış olacak. Yapı denetimsizliği yüzünden, Marmara depreminde binlerce kişi hayatını kaybetti. Şimdi aynı tehlikeyle gıda konusunda karşılaşıyoruz. Sorumlu yöneticilik kavramı ortadan kaldırıldı, yine bir denetimsizlik söz konusu.
-Biz bu konuyu ilk duyduğumuzda iyi bir şey oldu diye sevinmiştik ama şimdi görüyoruz ki durum hiç de sevindirici değil.
-Maalesef sevindirici bir durum değil. Türkiye’de evrak konusunda çok da dürüst davranılmadığı biliniyor. Türkiye’de kapasiteleri 40-50 beygir olan firmalar, bu yasayla beraber, mühendis çalıştırmayı ekonomik yük olarak görmekle beraber, kapasitelerini 30 beygir ve altına çekmeye başlayacaklar. Yani %80’lik oran daha da artacak, kayıt dışılık artacak, merdiven altı üreticiler artacak.
Görüyoruz ki, Türkiye’de işletmeler açısından gıda güvenliğinin bir önemi yok. Bu işletmeler tabii ki büyük firmalar değil. Onlar zaten bunun bilincinde. Gıda terörü dediğimiz olay zaten küçük işletmelerden doğmakta. Şimdi teröre terör eklendi ve bu terörü ekleyenler Türkiye Cumhuriyeti’nin kamu kurumları. Bu durumda halk sağlığı nereye gitmekte? Türkiye’de zorunluluk var; fakat olgular henüz norm haline dönüşmemiştir. Bütün bunların norm haline gelmesi gerekir. Zorunluluğun ileride norma dönüşmesi mümkündü ama şimdi zorunluluk da kaldırılıyor.
Küçük işletme sahibi olan biri üreticiyle görüştüm ve bu yasadan dolayı oldukça sevinçli kendisi. Hatta mühendislerle sözleşmelerini fesh eden üreticiler bile var. Ama bu doğru bir uygulama değil, kanun şimdi kabul edilse de, kanun 6 ay sonra yürürlüğe girecek. Ortada bir bayram havası var. Şu an alınan bilgilere göre, yetkililer de bu duruma tepki göstermiyor. Sözleşmelerin fesh edilmesi gayet normal karşılanıyor. Biz gıda güvenliği açısından, mühendislere ödenen parayı almamaya da razıyız.
-Avrupa Birliği bu yanlışın farkına ne zaman varacak?
-Bu durum AB tarafından gerekli denetimler yapıldığı zaman fark edilecek. Bu konu onları 6 ay sonra, kanun yürürlüğe girdiği zaman ilgilendirmeye başlayacak. Ankara’dan gelen iyimser haberlere göre, yasa bu kadar boş olmayacakmış ama bunlar tabii ki iyimser haberler. Ayrıca yasa çok hızlı geçti Meclis’ten. Yasada şöyle bir sıkıntı var. Yasanın AB’yle uyumlu olduğu söyleniyor ama yasanın AB’yle uyumlu olması, ülkemizin gerçekleriyle de uyumlu olduğu anlamına gelmiyor. Beslenme alışkanlıklarımız oldukça farklı. Yasa sadece veterinerlik mesleğini ön plana çıkarıyor. AB ülkeleri genelde hayvansal ağırlıklı beslenirler, oysa biz tam tersine bitkisel kökenli besleniriz. 2004’te yaptığımız bir araştırmaya göre, biz günlük enerjimizin %75’ini sadece ekmekten alıyoruz. Türkiye’de ekmek karın doyurmak için yenirken, AB’de garnitür gibi görülür. Yasa yüzünden işsiz kalacak mühendislerin sayısı 20 bin civarında. Bu yasa çıkarılırken hakim olan düşünce gıda güvenliği, işsizlik önemsenmiyor. Önemli bir nokta da şu ki: Yasada bazı değişiklikler yapıldı, yoksa direk Anayasa Mahkemesi’ne başvurma nedeniydi, denetim hizmetleri dahil olmak üzere, görevler çeşitli kurum ve kuruluşlara devredilebilir. Anlamı şu: özelleştirme; denetimler özel firmaya verilecek, özel firmalar denetleyecek, tarım bakanlığı da onları denetleyecek, şeklindeydi. Bunu hedefliyorlardı. 24 saat gıda güvenliği diyorlardı; ama bu düzeltildi. Çünkü bu devredilemez asli görevler arasındadır. Fakat bu bir nabız yoklama. Gerekli anayasal değişikliği yapacaklar, bu görevleri devredecekler. Piyasada pek çok “gıda müşaviri” unvanına sahip firma çıktı, unvanlarına “gıda müşaviri” ibaresini eklettiler. Amaçları özel sektöre gıda denetimini devretmektir. Peki parasını kontrol ettiği üreticiden, işverenden alan firma, nasıl yaptırım uygulayabilir? Yeni gelen yasayla birlikte kalkan “Sorumlu yöneticilik” kavramında biz diyoruz ki denetim yapan arkadaşımı parasını işverenden almasın, denetime gittiği yere iç denetçi olsun, bir yaptırım gücü olsun. Buna bir statü koyalım dedik; ama bizi dinlemediler. Bu yüzden bu yeni kanun çıktı; küçük işletmeye, işverene yük oluyor diye de kaldırıyorlar.
-Yeni yasada, yasaya uyulmadığı takdirde öngörülen bir yaptırım, ceza mevcut mu?
-Bir de tabii ceza konusu var. Bu konu da oldukça ilginçtir. Onay alınmaması durumunda uygulanacak cezada, veteriner ürünleri, bitki sağlığı ürünleri için 30bin TL, gıda işletmeleri için 10bin TL. Yani hayvansal ürünlerde, veteriner ürünlerinde tehlikeli bir şey yaparsan, onay almazsan 30bin TL, gıda işletmelerinde ise bunu cezası 10bin TL. İşte bu insan sağlığına verilen değer. Daha doğrusu verilmeyen değer. Bir de cezanın caydırıcılığı yok. Bu demek oluyor ki hijyen ve ürünlerin kalitesi işverenin, işletmenin insiyatifine kalıyor. Bu işi bilen birinden teknik bir yardım almaları gerektiğinin farkında değiller. Yeni kanunda yapılan büyük işletme\küçük işletme ayrımında, büyük işletmelerin teknik yardıma ihtiyacı vardır, küçüklerin yoktur deniyor. Daha önce de bahsettiğimiz uyumsuzluk buradan kaynaklanıyor. Avrupa’dan alıp Türkiye’ye uyarlamaya çalıştığın bu sistem bizim ülkemizde işe yaramaz. Bizim ülkemizde böyle kriterler yok ki. Avrupa Birliği’nin hangi ülkesinde Türkiye’deki kadar kayıt dışı çalışma ve merdiven altı işletme var? Hangi ülkesinde kapasite raporlarıyla kolayca oynanabiliyor? Hangisinde yapabilirler? Hiçbirinde. O yüzden bu yeni kanunda bir uyum aranması doğru olmaz. Beslenme alışkanlıklarının farklı olmasının dışında bir de böyle bir durum var, iki tarafın altyapıları, gelişmişlik düzeyleri farklı.
-Zaten çok kısa sürede kabul edilmiş bu kanun mecliste. Kabul edilmesinin hemen ardından Avrupa Birliği’nde Türkiye hakkında yeni başlık açıldı. Peki sizce AB bu kanundaki yanlışları ne zaman görecek?
-Ben AB’nin kanunun yeterliliğini yetersizliğini inceleyeceğini düşünmüyorum. Çünkü bu kanunlaştı artık. Avrupa’dan alıp birebir uyarlamak asla kabul edilemeyecek bir şeydir. Her şeyi geçiyorum, bir ülkede çıkan hiçbir kanun, o ülkedeki meslek gruplarını karşı karşıya getirmemelidir; ama şu anki durumda getirmiş durumda. Fırıncılar odası, pastacılar odası, biz, veterinerler odası herkes birbirine girmiş durumda şimdi. Kanunu okuduysanız çok rahat göreceksiniz, bu kanun içerisinde at yarışı da var gıda güvenliği de var.
-Zaten internette sitenizde yayınladığınız bildirinizde de dile getirmişsiniz, birbirinden alakasız, bağımsız konular aynı kanun altında birleştirilmiştir diye.
-Hakikaten öyle. Birbirleriyle bağlantısı olmayan konular aynı kanunda toplanmıştır. Hiç kimse durumdan memnun değil ki. Örneğin veterinerler, bu yeni kanunun ellerindeki bazı yetkileri aldığını savunmaktadırlar. Ama sonuç olarak bu kanun mühendislik mesleğini yok saymaktadır. Metnin hiçbir yerinde “mühendis” diye bir ibare bulunmamaktadır. Bu kanun Avrupa Birliği’yle uyumlu olabilir; ama biz ülkemizin gerçeklerine bakıyoruz. Avrupa Birliği, müzakere sürecinde bu yasayı böyle değerlendirecek mi bilmiyorum. Ben olumlu şekilde ele alacağını düşünmüyorum.
-Peki siz bu konuyla ilgili neler yaptınız?
-Yasanın meclis komisyonunda görüşüldüğü zamanlarda metinlerimiz vardı, onları faks yoluyla e-mail yoluyla gönderdik. Onun dışında internette gazetelerde çeşitli yazılarımız çıktı. Basın açıklamalarımız oldu. Mücadelemizi böyle sürdürdük.
-İşletmelerden sizi destekleyenler var mı?
-Fırıncılar bunu bir yük olarak görüyor. Bazı mühendisler de işsiz kalmayı hak ediyor.
Fırıncılar odası olayı haraç vermek olarak görüyor. Yasa genel olarak bakıldığında AB’ye uygun olarak görülüyor ama standartlar oldukça farklı.
-Bu yasa GDO’lari da kapsamiyor galiba değil mi? Tüketiciler de bu konuda oldukça bilinçsiz galiba.
-Bizim odalar olarak 1998’den beri isteğimiz, bunun bir kanunu olması. Bu kanun bilinçsiz tüketime engel olur, durum kontrol altına alınır. Biz GDO’ya neden karşıyız? Sebebi çok basit. Herhangi bir şeyin insan sağlığına zararlı olacağına dair bir şüphe varsa, biz bu maddeye karşı oluruz. Bu konuyla da ilgili şüphe var, biz de karşıyız. Bilimsel veriler henüz yeterli değil. Fareler de kısırlık yaptığı ortaya çıkmış fakat gizleniyor. GDO’lar ve hormonlu besinler karıştırılıyor. GDO’lar teknolojik bir şey, genleriyle oynanıyor. Biz hormonlu gıdalara da karşıyız. Zirai ilaçlar da önemli bir konu fakat bu ilaçlar belli bir oranda kullanılmak zorunda.
Biz denetimin eksikliğinin altını her zaman çiziyoruz ama denetim hiç yapılmıyor demek de yapan arkadaşlara haksızlık olacaktır.
-GDO’lu ve hormonlu ürünlerin Avrupa’daki yeri nedir?
Almanya en son yasakladı. Bu ürünler en çok Arjantin ve Brezilya gibi ülkelerde ekiliyor. Türkiye topraklarının, Anadolu coğrafyasının GDO’lu ürünlere ihtiyacı yoktur. Biz ekmiyoruz ama kullanıyoruz. Denetiminin daha iyi yapılmasını istiyoruz.
-Ürün etiketlerine yazılması konusunda tartışmalar varmış galiba.
Tabi var öyle tartışmalar ama olmayan şey yazılmaz diyorlar ama var. GDO’lu ya da GDO’suz yazsınlar ama yazsınlar. İngiltere’de yazıldı. Kahvaltılık gevreklerin çoğunda bu risk var. İçinde soya olan maddelerde tehlike var.
Haziran, 2010
Ruprecht Polenz'in Frankfurter Rundschau'ya Türkiye ile ilgili verdiği mülakat
Frankfurter Rundschau: "'Hristiyan Batı' Kavramı Bir Savaş Sloganıdır" “CDU Dış Politika Uzmanı Ruprecht Polenz ile yapılan mülakat:
SORU: Sayın Polenz, kısa bir süre önce ‘Türkiye AB'ye Aittir’ adlı kitabınız yayımlandı. Hâlâ CDU mensubu musunuz?
POLENZ: Kesinlikle. CDU'nun koalisyon anlaşmalarında seçtiği ifadeler, benim kitabımla da uyuşuyor. Ancak partideki çoğunluğun Türkiye ile tam üyelik yerine imtiyazlı ortaklığı desteklediği de doğrudur. CDU gibi bir halk partisinde de çoğunluğun düşüncesini yansıtmayan bir görüşü temsil etmek mümkündür. Ayrıca bu düşüncemde yalnız da değilim. Bazı CDU'lu belediye başkanları da benimle aynı görüşte.
Ayşe Güveli:Avrupa'nın kaderi göçmenlere bağlı
Fadime ÖZKAN
Essex Üniversitesi'nden Dr. Ayşe Güveli: Avrupa entegrasyon paniği yaşıyor
Dr. Güveli: Avrupa ülkeleri, göçmenlerin entegrasyonunda geç kaldıklarını, çok hatalar yaptıklarını düşünüyor ama ne yapacaklarını da bilemiyor ve panik yaşıyorlar. Korkularının gerçekliği yok.
Avrupa, 20. yüzyılda gerçekleşen işçi göçünün birikmiş sorunları ve göçmen entegrasyonuyla meşgul. Geç kaldığının, hatalar yaptığının farkında ve telafi paniği yaşıyor. Çetin tartışmalar yapıyor. AB çatısı altında, kendi içinde entegre olmaya çalışan ülkelerin pre-entegre dönemini nasıl atlatacağı yaşlı kıtanın bir anlamda kaderini belirleyecek. Merkel’in ziyaretiyle tazelenen tartışmanın derinini Dr. Ayşe Güveli ile deştik. İstanbul sosyolojide lisans, Hollanda Radboud Üniversitesinde mastır ve doktora yapan Dr. Güveli, Hollanda’da büyümüş, 12 yıldır da Londra’da yaşıyor. Halen Essex Üniversitesi Sosyoloji bölümü ile Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Kurumunda. Şimdilerde göç, Avrupa seküler toplumlarında Müslümanların dindarlığı ve sekülerleşmeleri, ve göçmenlerin ekonomik entegrasyonu üzerine çalışıyor. 2.5 milyon avroluk bütçeli projesiyle Avrupa’ya 1960’larda göç eden ve göç etmeyip kalan 500 erkeğin soyundan gelen dört kuşak neslini karşılaştıracak.
Kramer:Türkiye'nin acilen bir sivil anayasaya ihtiyacı var
Soru: Türkiye'deki son siyasi gelişmeleri siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kramer: Türkiye'deki siyasi gelişmeler aslında iki yıldır, hatta biraz daha uzun süredir bildiğimiz şekliyle gelişiyor. İç siyasete, önceden olduğu gibi, eski Kemalist elit kesimle yeni İslami muhafazakâr elit arasındaki siyasi “kültür çatışması" damgasını vuruyor. Gerilimin özünde bir değişiklik yok. Yani gerilim “Doğru Türkiye'nin ne olduğuna kimin karar vereceği” üzerinde odaklanıyor. Çatışmanın zemini son dönemlerde kaydı. 2007 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki büyük yenilginin ardından Türk ordusunun siyasi etkide bulunma kabiliyeti oldukça zayıfladı. Şimdi Kemalist direniş yüksek yargı tarafından yürütülüyor. Yani mücadeledeki bu zemin değişikliği ile yargının ne kadar güce sahip olduğu, ne yapabileceği, ne kadar etkisi olduğu gibi konular gündeme geliyor.
Büyükelçi Volkan Bozkır, Türkiye’nin yeni AB stratejisini açıkladı
AB Genel Sekreteri Büyükelçi Volkan Bozkır, Türkiye’nin yeni AB stratejisini Kriter'e açıkladı.
Hedef: 4 yılda tam uyum
Volkan Bozkır: 2010’da yeni bir strateji devreye sokuyoruz. Hedefimiz, 2013’e kadar tüm fasıllarda AB seviyesine gelmek.
Kriter: Son dönemde bazı üye ülkelerin getirdiği siyasi engeller, müzakere sürecinin giderek çıkmaza sürüklendiği izlenimi yaratıyor. Bu tıkanıklık nasıl aşılacak?
V.Bozkır: Esas olan, AB’nin müzakerelere başlama kararını oy birliği ile almış olmasıdır. “Müzakere Çerçeve Belgesi” de tüm üye ülkelerin oybirliği ile ortaya koyulmuştur. Bunlar AB müktesebatının parçasıdır. Türkiye ile müzakerelerin ne şartlarla açıldığı ve nasıl yürütüleceği bellidir. Dolayısıyla askıya alma veya fasılların açılması ya da kapanması da oybirliği gerektirir. Bu tablo içinde elimizde, 2006 Aralığında, Ankara Anlaşması’na Ek Protokol’ü Türkiye’nin yeterince uygulamadığı savıyla oybirliği ile alınmış 8 faslı askıya alan bir karar var. Bunun dışında AB resmi kayıtlarına geçmiş hiçbir şey yok.
Helene Flautre: Türkiye’nin olmadığı bir Avrupa’yı hayal bile edemiyorum
Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Helene Flautre,''Ben Avrupa’nın geleceğini, Türkiye’siz düşünemiyorum. Türkiye olmadan, Avrupa projesi için heyecanlanmam beklenemez. Türkiye’siz bir Avrupa, küresel anlamda, çatışmaların çözüme kavuşturulmasında, kültürel ve dini çeşitlilik içinde yaşayan bir toplum modeli oluşturma konusunda neye katkıda bulunabilir? Türkiye olmadan, yarın Avrupa’da, neyi anlatıyor olacağız? Benim Türkiye’siz bir AB düşüm olamaz. İçine Türkiye’yi koymadıkça, Avrupa’yı hayal bile edemiyorum.'' dedi.
Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Hélène Flautre’un Kriter’de 7 Aralık 2009 tarihinde yayınlanan söyleşisi şu şekilde:
Kriter: 10 yıldır Avrupa Parlamentosu üyesisiniz. Bu süreçte İnsan Hakları Alt Komisyonu Başkanlığı gibi bir çok önemli görevde bulundunuz. Son Parlamento seçimlerinin ardından da Türkiye-AB KPK Eşbaşkanı oldunuz. Türkiye neden ilginizi çekti?
H.Flautre: AP İnsan Hakları Alt Komisyonu’na başkanlık ettiğim süre içerisinde, her sene Türkiye’ye geldim. Bugün, KPK Eşbaşkanlığı görevi beni çok motive ediyor. Türkiye’de inanılmaz bir değişim enerjisi var. Sivil toplumda bunu hissetmek mümkün. Aynı zamanda, siyasi düzeyde de, önemli girişimlerde bulunma ve 2004 öncesinde olduğu gibi hızlanma kapasitesi var. Bu enerji, bu dönüşüm nedeniyle, Türkiye’ye her gelişimde heyecanlanıyorum. AB vatandaşlarının siyaset ile ilişkilerine bakacak olursak, büyük bir bıkkınlık içinde olduklarını söyleyebiliriz. Siyah ya da beyaz üzerine konuşuyor, sonra, aslında ikisinin de aynı kapıya çıkıp çıkmadığını sorguluyorlar. Türkiye’de ise siyasi bir mücadele var. Bir toplumun kendi kendisine sorabileceği soruları, geleceğe yönelik tercihler konusunda yapılan tartışmaları görüyorsunuz. Ben bu dinamizmi çok güçlü ve ilginç buluyorum.
Avrupalılar Türkiye'yi nasıl algılıyor?
Boğaziçi Üniversitesi'nin araştırmasına göre Avrupalılar kendisini demokratik ve ekonomik, Türkiye'yi kültürel etkenler ile değerlendiriyor. Gençlerin Türkiye algısı ise daha olumlu. Prof. Dr. Hakan Yılmaz araştırma sonuçlarını ntvmsnbc'ye değerlendirdi.
Boğaziçi Üniversitesi araştırmayı Madrid Özerk Üniversitesi, Granada Üniversitesi ve Avrupa ile Diyalog Derneği ile beraber yürüttü.
Avrupalıların artık maddiyatı aşan bir uygarlık seviyesine eriştiği ve Avrupa kültürünün temelini çokkültürlülük, çevrecilik, farklılıklara saygı gibi öğelerin oluşturduğu söylenir. Halbuki Boğaziçi Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi girişimiyle yapılan bir araştırma gösteriyor ki, durum böyle değil. 'Avrupa kimliği nedir?' deyince, akla gelen ilk iki öğe demokrasi ve ekonomi.
Avrupalıların Türkiye algısını incelemek üzere gerçekleştirilen "Avrupalıların Müstakbel bir AB üyesi olarak Türkiye'ye Bakışları ve Türkiye'nin Avrupalılaşma Sorunları" başlıklı araştırma, bugüne kadar bu konuda yapılmış en kapsamlı ve detaylı araştırmalardan biri. Fransa, Almanya, İngiltere, İspanya ve Polonya'da toplam 5 bin kişi ile konuşularak gerçekleştirilen araştırmayı ve sonuçlarını, proje koordinatörü ve Boğaziçin Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hakan Yılmaz ntvmsnbc'ye değerlendirdi.
Araştırmaya göre Avrupalılar kendilerini ve yeni alınacak üyeleri değerlendirirken, demokrasi ve ekonomiyi temel kriter olarak alıyorlar. Ancak iş Türkiye'ye geldiğinde kriterler değişiyor ve demokrasi ile ekonominin yerini kültür alıyor. Ayrıca Avrupalı gençler yaşlılara oranla Türkiye'ye daha olumlu bakıyor.
TÜRKİYE SÖZ KONUSU OLUNCA KÜLTÜR ÖNE ÇIKIYOR
Prof. Dr. Hakan Yılmaz Avrupa’nın hep söylendiği gibi maddiyatı aşmış bir kültüre kavuştuğu yargısının geçerli olmadığını şu şekilde açıklıyor:






