Kadri Gürsel: 'Yoksa AB demokrasinin güvencesi değil mi?'
Kadri Gürsel - Milliyet
2004’ten beri AB üyesi olan Macaristan, 1 Ocak 2012’de yürürlüğe giren yeni anayasası marifeti ile “seçimli otoriter rejim”e geçmiş bulunuyor.
İlk iş olarak, 25 Aralık 2011 tarihli Milliyet’in Dış Haberler sayfasında “Bir demokrasi yasal yoldan nasıl öldürülür?” başlığı ile yer alan yorumu atlamış olan okurlara, bulup okumalarını tavsiye ederim. Princeton Üniversitesi’nden Kim Lane Scheppele imzalı metnin geniş özeti, olan biten hakkında asgari bir çerçeve sunuyor. Orijinali, 19 Aralık’ta The New York Times’ta Paul Krugman’ın köşesinde “Macaristan’ın anayasal devrimi” (Hungary’s constitutional revolution) başlığı altında yayımlanmıştı. Meraklılarına duyurulur.
Yine de kısaca hatırlatmak gerekiyor: Macaristan’da merkez-sağ parti Fidesz, Nisan 2010’da yapılan parlamento seçimlerinde oyların yüzde 53’ünü kazanmış, ancak, orantısız temsile imkân veren seçim sistemi sayesinde meclisteki sandalyelerin yüzde 68’ini almıştı. Bu sayede anayasayı tek başına değiştirme yetkisini ele geçiren Başbakan Viktor Orban liderliğindeki sağ iktidar, bu gücü dilediği gibi kullandı. Anayasayı muhalefete danışmadan tam 10 kez değiştirdiler ve Nisan 2011’de nihayet tek yanlı olarak, referanduma bile sunmadan, muhafazakâr, dinci, milliyetçi ve özgürlük karşıtı yeni bir anayasa yaptılar.
Anayasa, “Tanrı Macarları korusun” cümlesiyle başlıyor. Bunu takip eden “Milli Beyan” bölümünde, “Hıristiyanlığın Macar milliyetini muhafaza etmekteki rolünü tanıyoruz” deniliyor; “bin yıl önce Hıristiyan Avrupa’nın parçası olmaktan gurur duyulduğundan” söz ediliyor.
Otoriterleşmeciliğin birinci stratejik hedefi kontrol ve denge mekanizmalarını etkisizleştirmek... Yeni Macaristan anayasası da bu işi görüyor. Kontrol ve denge organı Anayasa Mahkemesi, sayısı artırılan üyeliklerine Fidesz yandaşlarının yerleştirilmesi ve yetkilerinin budanması suretiyle işlev göremez hale getirildi.
Yüksek yargı mensupları ile mahkeme yargıçlarının seçim ve tayinlerinde yürütmeyi egemen kılan düzenlemeler yolu ile yargı bağımsızlığı fiilen ortadan kaldırıldı. Yüksek yargı başkanlıklarına çok uzun sürelerle yandaşlar atandı.
Parlamento seçimlerinin yasalara uygunluğunu denetleyen “Seçim Kurulu” Fidesz yandaşlarıyla dolduruldu. Seçim bölgeleri, başka partilerin seçim kazanmalarını imkânsız kılacak şekilde düzenlendi.
Devlet denetleme kurulundan, ombudsmanlık müessesesine kadar neredeyse bütün bağımsız kamu teşekkülleri, bu iktidar yoğunlaşmasından paylarına düşeni bağımsızlıklarını kaybederek ya da güç ve yetkilerinin budanması ile aldılar.
Nihayet, otoriterliğin ikinci stratejik hedefi de basın özgürlüğünün azami ölçüde sınırlandırılması... Orban iktidarı bunu geçen yılın başında yürürlüğe koyduğu yeni basın yasası çerçevesinde yandaşlarından oluşturduğu “Medya Kurulu” vasıtası ile yapıyor.
Yeni Anayasa, bütün bu partizan tercih ve otoriterleşmeci düzenlemelerin değiştirilmesi için üçte ikilik nitelikli bir parlamento çoğunluğunu öngörüyor. Yani Fidesz kazara seçim kaybetse bile, yeni hükümeti kuranların üçte ikilik bir çoğunluğa ulaşmadıkça gerçekten de iktidar olmaları imkânsıza yakın.
Macaristan’daki otoriter rejime geçiş süreci, bütünüyle değilse bile büyük ölçüde Türkiye’deki seçimli otoriter rejimin artık tamamlanmakta olan kuruluşunu anımsatıyor. Yalnız arada önemli bir fark var: Macaristan otoriterleşme sürecinden AB üyesi olarak geçiyor; Türkiye ise AB’nin dışında.
Ali Sirmen, Cumhuriyet’te bu konuya değindiği 29 Aralık tarihli yazısında, “Bakalım AB, Macaristan’ın sivil darbeyle diktaya geçmesini engelleyebilecek mi?” diye soruyor ve ardından haklı olarak, “AB’yi Türkiye’de demokrasinin güvencesi olarak görenler bunu dikkatle izlemelidirler” diyordu.
Doğrudur. Ben de AB sürecini demokrasinin güvencesi olarak görenlerdenim ve izleyeceğim. Bu yazı girizgâh olsun.
AB’den Macaristan’a, yönünü çoğulcu ve özgürlükçü demokrasiye çevirmesi için gerekli sert uyarıların yapılıp yapılmayacağını, yeterli olmaz ise bunları kararlı yaptırımların takip edip etmeyeceğini izleyeceğiz. Bunlarla da sonuç alınmaz ise Macaristan’ın AB’den atılıp atılmayacağını göreceğiz.
Şimdilik kesin olan, bir AB üyesindeki otoriterleşmenin AB tarafından önlenemediğidir. Bu tutarsız durum da AB’nin demokratik değişimi özendiren yumuşak gücünü şimdiden tırpanlamıştır.
Mesela şimdi Türkiye’yi yönetenler, AB kendilerini hukuk devleti ve basın özgürlüğündeki geriye gidiş konularında uyardığında, “Sen önce Macaristan’a bak” diyebileceklerdir.
09.01.2012Bu içerik 86 kere okunmuştur
2004’ten beri AB üyesi olan Macaristan, 1 Ocak 2012’de yürürlüğe giren yeni anayasası marifeti ile “seçimli otoriter rejim”e geçmiş bulunuyor.
İlk iş olarak, 25 Aralık 2011 tarihli Milliyet’in Dış Haberler sayfasında “Bir demokrasi yasal yoldan nasıl öldürülür?” başlığı ile yer alan yorumu atlamış olan okurlara, bulup okumalarını tavsiye ederim. Princeton Üniversitesi’nden Kim Lane Scheppele imzalı metnin geniş özeti, olan biten hakkında asgari bir çerçeve sunuyor. Orijinali, 19 Aralık’ta The New York Times’ta Paul Krugman’ın köşesinde “Macaristan’ın anayasal devrimi” (Hungary’s constitutional revolution) başlığı altında yayımlanmıştı. Meraklılarına duyurulur.
Yine de kısaca hatırlatmak gerekiyor: Macaristan’da merkez-sağ parti Fidesz, Nisan 2010’da yapılan parlamento seçimlerinde oyların yüzde 53’ünü kazanmış, ancak, orantısız temsile imkân veren seçim sistemi sayesinde meclisteki sandalyelerin yüzde 68’ini almıştı. Bu sayede anayasayı tek başına değiştirme yetkisini ele geçiren Başbakan Viktor Orban liderliğindeki sağ iktidar, bu gücü dilediği gibi kullandı. Anayasayı muhalefete danışmadan tam 10 kez değiştirdiler ve Nisan 2011’de nihayet tek yanlı olarak, referanduma bile sunmadan, muhafazakâr, dinci, milliyetçi ve özgürlük karşıtı yeni bir anayasa yaptılar.
Anayasa, “Tanrı Macarları korusun” cümlesiyle başlıyor. Bunu takip eden “Milli Beyan” bölümünde, “Hıristiyanlığın Macar milliyetini muhafaza etmekteki rolünü tanıyoruz” deniliyor; “bin yıl önce Hıristiyan Avrupa’nın parçası olmaktan gurur duyulduğundan” söz ediliyor.
Otoriterleşmeciliğin birinci stratejik hedefi kontrol ve denge mekanizmalarını etkisizleştirmek... Yeni Macaristan anayasası da bu işi görüyor. Kontrol ve denge organı Anayasa Mahkemesi, sayısı artırılan üyeliklerine Fidesz yandaşlarının yerleştirilmesi ve yetkilerinin budanması suretiyle işlev göremez hale getirildi.
Yüksek yargı mensupları ile mahkeme yargıçlarının seçim ve tayinlerinde yürütmeyi egemen kılan düzenlemeler yolu ile yargı bağımsızlığı fiilen ortadan kaldırıldı. Yüksek yargı başkanlıklarına çok uzun sürelerle yandaşlar atandı.
Parlamento seçimlerinin yasalara uygunluğunu denetleyen “Seçim Kurulu” Fidesz yandaşlarıyla dolduruldu. Seçim bölgeleri, başka partilerin seçim kazanmalarını imkânsız kılacak şekilde düzenlendi.
Devlet denetleme kurulundan, ombudsmanlık müessesesine kadar neredeyse bütün bağımsız kamu teşekkülleri, bu iktidar yoğunlaşmasından paylarına düşeni bağımsızlıklarını kaybederek ya da güç ve yetkilerinin budanması ile aldılar.
Nihayet, otoriterliğin ikinci stratejik hedefi de basın özgürlüğünün azami ölçüde sınırlandırılması... Orban iktidarı bunu geçen yılın başında yürürlüğe koyduğu yeni basın yasası çerçevesinde yandaşlarından oluşturduğu “Medya Kurulu” vasıtası ile yapıyor.
Yeni Anayasa, bütün bu partizan tercih ve otoriterleşmeci düzenlemelerin değiştirilmesi için üçte ikilik nitelikli bir parlamento çoğunluğunu öngörüyor. Yani Fidesz kazara seçim kaybetse bile, yeni hükümeti kuranların üçte ikilik bir çoğunluğa ulaşmadıkça gerçekten de iktidar olmaları imkânsıza yakın.
Macaristan’daki otoriter rejime geçiş süreci, bütünüyle değilse bile büyük ölçüde Türkiye’deki seçimli otoriter rejimin artık tamamlanmakta olan kuruluşunu anımsatıyor. Yalnız arada önemli bir fark var: Macaristan otoriterleşme sürecinden AB üyesi olarak geçiyor; Türkiye ise AB’nin dışında.
Ali Sirmen, Cumhuriyet’te bu konuya değindiği 29 Aralık tarihli yazısında, “Bakalım AB, Macaristan’ın sivil darbeyle diktaya geçmesini engelleyebilecek mi?” diye soruyor ve ardından haklı olarak, “AB’yi Türkiye’de demokrasinin güvencesi olarak görenler bunu dikkatle izlemelidirler” diyordu.
Doğrudur. Ben de AB sürecini demokrasinin güvencesi olarak görenlerdenim ve izleyeceğim. Bu yazı girizgâh olsun.
AB’den Macaristan’a, yönünü çoğulcu ve özgürlükçü demokrasiye çevirmesi için gerekli sert uyarıların yapılıp yapılmayacağını, yeterli olmaz ise bunları kararlı yaptırımların takip edip etmeyeceğini izleyeceğiz. Bunlarla da sonuç alınmaz ise Macaristan’ın AB’den atılıp atılmayacağını göreceğiz.
Şimdilik kesin olan, bir AB üyesindeki otoriterleşmenin AB tarafından önlenemediğidir. Bu tutarsız durum da AB’nin demokratik değişimi özendiren yumuşak gücünü şimdiden tırpanlamıştır.
Mesela şimdi Türkiye’yi yönetenler, AB kendilerini hukuk devleti ve basın özgürlüğündeki geriye gidiş konularında uyardığında, “Sen önce Macaristan’a bak” diyebileceklerdir.
09.01.2012Bu içerik 86 kere okunmuştur
Temel Belgeler
Duyurular
- TÜRKİYE AVRUPA VAKFI - ADRES DEĞİŞİKLİĞİ
- AVRUPA KOLEJİ BAŞVURULARI-SON TARİH 2 MART
- 2012-2013 AKADEMİK YILI JEAN MONNET BURS BAŞVURULARI BAŞLAMIŞTIR
- TÜRKİYE AVRUPA VAKFI’NIN AVRUPA BİRLİĞİ KOMİSYONU 2011 YILI TÜRKİYE İLERLEME RAPORU HAKKINDAKİ AÇIKLAMASI
- NANCY ÜNİVERSİTESİ (CEU) AB Araştırmaları Master Programı









