1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>


Cameron'un Türkiye Ziyareti Işığında Türk- İngiliz İlişkilerinin Değerlendirilmesi

PDF Yazdır E-posta

Bugün birçok üniversitenin uluslararası ilişkiler bölümlerinde ana ( Çekirdek ) “core” derslerin yanı sıra bölge çalışması adı altında okutulan en önemli derslerden biri Türk – Amerikan İlişkileri dersidir. İngilizce tedrisat yapan Vakıf ve bazı Devlet üniversitelerinde ise bu ders American Studies olarak müfredat programında yer almaktadır. Konunun önemi ve güncelliğinden dolayı 3. veya son sınıfta bu dersi zorunlu olarak gören uluslararası ilişkiler talebelerinin yanı sıra işletme, iktisat, finans ve hukuk öğrencileri gibi diğer bölüm ve fakültelerin öğrencileri de dersi seçmeli olarak almakta ve bu konudaki bilgilerini artırmaya çalışmaktadırlar. İşte bugün Türk – Amerikan İlişkileri siyasi-ekonomik-ticari-askeri ve akademik alanlarda ne kadar önemliyse 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar son 200 yıllık dönemde de Türk – İngiliz ilişkileri Türk Dış Politikasında ve hatta İç Politikasında çok önemli bir yer tutuyordu. Geçenlerde ülkemizi ziyaret eden yeni İngiliz Başbakanı Cameron’ un gezisini de bu çerçevede tarihsel bir süreçte değerlendirmek ve Sayın Başbakanımız Erdoğan ile Sayın İngiliz Başbakanı Cameron arasında yenilenen “Stratejik İşbirliği Belgesi” ni de bu kapsamda ele almak gerekmektedir.
Sanayi Devriminin ilk defa başladığı ada ülkesi olan İngiltere; Endüstrisine hammadde bulmak ve kendi ada ülkesinde yaşayan halkın taleplerinin ve ihtiyaçlarının çok üzerinde fabrikasyon olarak ürettiği endüstriyel mallarına Pazar bulabilmek için dünyanın en güçlü donanmasını, Dünyada 1215 tarihli ilk anayasaya ( Magna Carta ) sahip olmasının kendisine sağladığı siyasi gücünü, eğitim ve kültür seviyesi yüksek halkının desteğini ve tabi ki çağdaşları içinde en ileri düzeyde bulunan ekonomik gücünü kullanarak deniz aşırı sömürgeleşmeye başlamıştır. 16. YY’ da Güney ve Orta Amerika’yı sömürgeleştiren İspanya ve Afrika, Hint Okyanusu ile Latin Amerika’nın bir kısmını sömürgeleştiren Portekiz’den sonra İngiltere’nin sanayi mallarına hammadde sağlamak ve Pazar tedarik etmek amacıyla Kuzey Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’da denizaşırı sömürgeler elde etmeye başlaması Fransa, Hollanda, Belçika gibi kıta Avrupa’sı ülkelerini de bu yola sevk etmiş ve 1900’lü yılların başına geldiğinde Dünya’nın % 85’i Avrupa ülkelerinin bağlı toprağı haline gelmiştir. 1861 ve 1871 de birliklerini kuran İtalya ve Almanya’da bu sömürge pastasından pay almak istemişler ancak Dünya’da artık paylaşacak toprak kalmadığı için bu mücadele 1. Dünya Savaşı’nın çıkmasına yol açmıştır.
İngiltere tarihi boyunca kıta Avrupa’ sında ki ülkelerin birbirleriyle güç ve rekabet mücadelesine karışmamaya özen göstermiş ve her zaman “Dengenin Dengeleyicisi” fonksiyonunu görmüştür. Avrupa Kıtasında başat bir güç ortaya çıkıp diğer devletleri hegemonyası altına almaya kalkıştığında İngiltere ona karşı oluşturulan koalisyonlara destek vermiş ve başat güç yenilgiye uğratıldıktan sonra Klasik Güç Dengesi Sisteminin yeniden tesisini sağlamıştır. Önce İspanyol Armadasını Atlantik’te yok etmiş böylece Güney Amerika’ya hakim olan İspanya’nın İngiliz sömürge politikasının en önemli hedefi Kuzey Amerika’ya ilerlemesini önlemiş ve İngiltere-Amerika arasındaki deniz ulaştırmasının ve ticaretinin sürekliliğini güvenceye almıştır. En son 1766-1773 arasında Fransa ve İngiltere arasında yapılan 7 Yıl Savaşlarında Fransa’yı büyük bir yenilgiye uğratmış ve Fransa’yı Kanada, Amerika ve Hindistan’dan kovmuş, sömürgelerine el koymuştur. Daha sonra 1. Dünya Savaşı’na kadar Avrupa ülkelerinin kendi iç çekişmeleri ve savaşlarına sadece arabulucu olarak taraf olmuş, hiç karışmamıştır. Sanayi Devrimi ve Denizaşırı sömürgeler elde etmesinden sonra İngiltere; “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” olarak adlandırılamaya başlanmış, Kanada, Amerika, Güney Afrika, Hindistan, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi Dünyanın en doğudan en batıya kadar birçok toprak parçasını ele geçirmiş ve kendi topraklarının bir kısmının üzerinde güneş doğarken bir kısmının üzerinde güneş batmaya başlamıştır. Böylece toprakları üzerinde güneş batmayan imparatorluk olarak adlandırılmaya başlanmıştır.
1700-1945 arası İngiltere Dünya’nın tek süper gücüydü. Dünya Politikasını belirleme, şekillendirme ve uygulama onun tekelindeydi. Askeri ve Siyasi üstünlüğünü kullanarak Ekonomik menfaatlerini koruyordu. Dünya mal ve hammadde piyasalarına hakimdi, maden, gıda, para gibi piyasaların kıymetleri hep Londra’ da kurulmuş sektörel borsalar tarafından tespit ediliyordu. İngiltere ekonomik anlamda bu üstünlüğünü sadece askeri gücünü kullanarak değil kendi siyasal ve ekonomik sistemi olan “Liberalizm”in bütün dünya ülkelerince benimsenmesinin herkesin yararına olacağına diğer ülkeleri de inandırarak kabul ettirmiştir. İngiliz ünlü liberal ekonomist Adam Smith’ in 1776 tarihli “Ulusların Zenginliği” kitabı serbest ticaret ile iktisadi ve siyasi liberalizmin amentüsü gibiydi. Böylece ilk sanayileşen ülke olarak ürettiği fabrikasyon mallarını sadece kendi denizaşırı sömürgelerine değil Fransa, Almanya, Portekiz, Avusturya, Osmanlı ve Rus topraklarına da rahatça sokmak ve pazarlamak imkanına sahip olmuştu. Bu sistem sürekli olarak İngiliz İmparatorluğu’nun diğer ülkeler aleyhine zenginleşmesine ve kalkınmasına neden olmaktaydı. Bu sisteme ilk karşı çıkan Alman iktisatçı korumacı görüşlere sahip Frederich List ile başka bir Alman Yahudisi Karl Marx olmuştur. List aslında serbest ticarete karşı olmamakla beraber iktisaden geri olan ülkelerin bir müddet korumacı politikalar uygulayıp başka ülkelerin sanayi mallarının iktisaden geri kalmış ülkelere girmesinin yüksek gümrük duvarları ile engellenmesi ve bebe sanayiler gelişip rekabetçi hale geldikten sonra İngiltere gibi serbest ticarete geçilmesini savunurken Marx ise sistemi temelden reddetmekte iktisadi geriliğin, sömürgecilik ve emperyalizmin ve nihai sonucu olan savaşların nedenini kapitalist sınıfın emekçi sınıfları sömürmesine bağlamaktaydı. List’in görüşleri Almanya’da benimsenip Alman Gümrük Birliği Zollverein ‘nın kurulması ve 33 Alman Prensliği arasında gümrüklerin kaldırılıp İngiliz mallarına karşı ortak gümrük vergisi kurulması ile sonuçlanmış. İngiliz sanayi mallarının Orta Avrupa’ya girişi zorlaşmıştır. Marx’ın fikirleri ise List gibi bölgesel değil “Global” bir etki yapmış,başta Bolşevik Devrimi ile SSCB’de yerleştikten sonra hızla bütün Dünya’ya sirayet etmeye başlamış ve İngiltere’nin başını çektiği Kapitalist sistemi temelinden sarsmış neredeyse çöküş aşamasına getirmiştir. 1. ve 2. Dünya Savaşları arasındaki dönemde İngiltere kendi zenginliğini ve hegemon süper gücünü çok büyük bir şekilde tehdit eden bu sistemle mücadele etmiştir. 2. Dünya Savaşından sonra kapitalizmin sancaktarlığını ele geçiren ABD Marxist-Leninist ideolojiye dayalı komünizm ile mücadelenin başkomutanı olmuş ve 45 senelik yoğun bir askeri-siyasi-ekonomik ve psikolojik savaşın sonunda 1989’da Komünizmi yıkarak liberal / kapitalist sistemi “KÜRESELLEŞME” veya “GLOBALLEŞME” yeni adı altında bütün Dünya’ya hakim kılmıştır.
İşte bütün ülkeler, yüzyıllardır İngiltere’nin son 65 senedir de ABD’nin liderliği hatta monopolü altındaki Dünya ekonomik ve siyasi politikalarını belirleme gücü ve yetkisine sahip olan İngiliz ve ABD dış politika önceliklerini bilmek ve kendi tavır ve tutumlarını ona göre ayarlamak zorundadırlar. Bu politikaları yanlış değerlendiren devletlerin akıbeti ise 1. ve 2. Dünya Savaşındaki Almanya, Japonya, Rusya ve bazı Arap ve Müslüman ülkelerin başına gelen kötü örneklerde görülmüştür.
Bu kapsamda tarihi olarak Türk – İngiliz ilişkilerini incelemek ve tarihten çıkardığımız dersler kapsamında günümüzde Türk-İngiliz ilişkilerini Kıbrıs-AB-Ortadoğu ve enerji sorunları boyutunda değerlendirmek istiyoruz. Tarihsel süreçte 1699 Karlofça Anlaşmasından sonra Osmanlı İmparatorluğu Batıda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Rus Çarlığı’na karşı sürekli toprak kaybetmeye ve gerilemeye başlamıştır. 1700’li yıllardan itibaren Rusya büyük bir kara imparatorluğu haline geldi ve Avrasya’da Baltıklardan Çin Seddi’ ne kadar genişlemesini sürdürmüştür. Osmanlı’nın batının teknik gelişmesinin gerisinde kalması, aydınlanma, Rönesans ve Reform hareketlerinin uzağında olması, sanayi devrimini yakalayamaması, bilim, kültür, teknikte batının üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalmasına neden olmuştur. Batıdaki bilim, kültür, teknoloji ve ekonomide ki büyük gelişmeler askeri alanda da etkisini göstermiş modern ileri teknolojiye sahip silahlarla donatılmış düzenli ordular İngiliz, Fransız, Avusturya, Alman ve Rus ordularını zafere taşırlarken. Osmanlı ordusu sürekli mağlubiyetler almıştır. Bu dönemde özellikle Çar Deli Pedro döneminde topraklarını 2 katından fazla doğu-batı ekseninde büyüten Rusya dünya politikasında daha çok söz sahibi olmak için sıcak denizlere inme politikası izlemeye başlamış ve Rus Çarlığının sınırlarını doğu-batı ekseninde doğal sınırlarına ulaşmasından sonra kuzey-güney ekseninde Sibirya ve Kuzey Buz denizinden Akdeniz’e uzatmanın yollarını aramaya başlamıştır. Balkanlardaki ve doğu Avrupa’daki Slav kavimlerinden de istifade ederek Osmanlı denetiminde bulunan bugünkü Ukrayna’nın güneyi, Beserabya ( bugünkü Moldavya ) ve Tatarların yurdu Kırım’ı Osmanlıdan alarak önce Karadeniz’ e inmiş, daha sonra 150 yıllık bir süreçte Osmanlı’yı 15 kez mağlup ederek İstanbul’a kadar gelmiştir. 1700-1878 arası yaklaşık 200 yıllık bir dönemde üzerinde güneş batmayan İngiliz İmparatorluğunun Hindistan ve Çin gibi en önemli deniz aşırı sömürgelerine ulaşım yolu üzerindeki Avrupa’nın hasta adamı olarak adlandırılan zayıf Osmanlı İmparatorluğu bu dönemde ekonomik bakımdan çökmüş ve ancak İngiltere ve Fransa’dan aldığı borçlarla ayakta durmaya çalışmıştır. Borç veren emir verir prensibi gereği İngiltere bu dönemde sürekli Osmanlı Padişahına emir ve talimat vermiş ve her istediğini yaptırmıştır. Süveyş kanalının açılmasından sonra Akdeniz’in Kızıldeniz üzerinden Hint Okyanusuna bağlanması Osmanlı topraklarının stratejik önemini artırmıştır. Aynı dönemde Bakü ve Musul’ de petrol bulunması İngiliz ve Fransızların bölgeye ilgilerini artırmıştır. Bu nedenle zayıf ve emir almaya alışkın bir Osmanlı Devletini İngiltere ve Fransa Rusya’ya karşı ekonomik ve askeri olarak 200 sene kadar desteklemişlerdir. 1953-56 Kırım Savaşında Osmanlı’nın yanında Rusya’ya karşı savaşmışlar ve Rusları büyük bir yenilgiye uğratmışlardır. Kırım savaşı sonunda 1956 da imzalanan Paris Anlaşmasıyla Osmanlı İmparatorluğu bir Avrupa Devleti sayılmış ve toprak bütünlüğü Rusya’ya karşı güvenceye alınmıştır.
Ancak tarihte 93 Harbi diye bilinen 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşından sonra Rus askerlerinin İstanbul yakınındaki Ayastefanos ( bugünkü Yeşilköy )’ a kadar gelmeleri İstanbul’un düşmesinin an meselesi olması, Osmanlı için çok ağır şartları içeren Ayastefanos Anlaşmasının Sultan tarafından imzalanmak zorunda kalması İngilizlerin politika değiştirmelerine neden olmuştur. İngiltere artık Osmanlı’nın çökeceğine ve Rusların sıcak denizlere inmesine engel olamayacağına bunun da İngiltere ile en önemli denizaşırı sömürgelerine giden yolların çok güçlü bir devletin eline geçmesine neden olacağı ve İngiltere’nin menfaatlerinin büyük zarar göreceği inancıyla Osmanlı’yı desteklemekten vazgeçerek Osmanlı’nın Ortadoğu topraklarını ele geçirme politikası izlemeye başlamıştır. Öncelikle Osmanlı için çok ağır şartlar içeren Ayastafanos (Yeşilköy ) Anlaşmasının şartlarının hafifletilmesi karşılığında Doğu Akdeniz’de sabit bir uçak gemisi olan Kıbrıs adasını Osmanlı’dan 1878’de almıştır. Buna karşılık İngiltere-Fransa-Almanya ve Avusturya’nın Rusya’ya baskısıyla 1878’de Ayastefanos’ un yerine Berlin Anlaşması imzalanmış, Osmanlı bazı kayıplarını telafi etmiş, ancak Kıbrıs’ı kaybetmiştir. Bundan 4 yıl sonra 1882’ de İngiltere Süveyş kanalı ve bütün Mısır’ı Osmanlıdan alarak ipek ve baharat ticaretinin merkezi olarak İngiliz İmparatorluğu hazinesine büyük paralar kazandıran Hindistan ( bugünkü Hindistan-Pakistan-Bangladeş-Afganistan ve Hindi-Çini ) yolunu garantiye almış. Rusların Akdeniz’e inmelerinin önünü kesmiştir.
Birinci Dünya Savaşı sırasında da İngiltere ve Fransa Osmanlı’nın Orta-Doğu’da geri kalan topraklarını kendi aralarında gizli anlaşmalarla paylaşmışlardır. Rusya’ya kağıt üzerinde İstanbul’u rüşvet olarak vererek tatmin etmelerinden sonra, Bütün Ege-Akdeniz kıyıları ile Suriye’den Arabistan’a kadar olan bölgeyi İngiltere-Fransa ve İtalya kağıt üzerinde bölüşmüşlerdir. Osmanlı’yı biran önce yenmek için de Arapları parayla satın alıp, Osmanlıyı arkadan kalleşce vurdurmuşlardır. İnce İngiliz “Böl ve Yönet” siyaseti herkese mavi boncuk dağıtarak adım adım kendi politikasını uygulamıştır. Önce çok zayıf bir karaktere sahip Mekke Emiri Şerif Hüseyin İngiliz altınları ile satın alınmış, Osmanlıya ihaneti için pazarlık yapılmıştır. Buna göre Şerif Hüseyin kendi siyasi lideri olan Sultanını ve aynı zamanda kendi dini lideri Halifesini arkadan vuracak buna karşılık kendisine Arabistan Krallığı verilecek büyük oğlu Abdullah’a Suriye Krallığı, küçük oğlu Faysal’ a da Irak Krallığı verilecekti. Şerif Hüseyin’de Filistinde bir Yahudi Devletinin kurulmasına izin verecekti. Ancak ince İngiliz siyaseti aynı topraklardan bir kısmını da Fransızlara vaat etmişti. Bu gizli diplomasi 1915 Hüseyin-McMahon Yazışmalarıyla başlamış, Arapların Osmanlıya ihaneti sağlanmış, 1916 yılında Sykes – Picot Anlaşmasıyla Filistin-Lübnan-Suriye ve Irak ile Musul petrolleri İngiltere ve Fransa arasında kağıt üzerinde paylaştırılmış, 1917’ de İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour’un deklarasyonu ile Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulmasını İngiltere taahüt etmiştir. Osmanlı yenilgiyi kabul ederek 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesiyle savaştan çekildikten 6 gün sonra uluslararası hukuka aykırı olarak İngilizler Musul’a girmişlerdir. 1919’da Osmanlı’ya ihanet eden zayıf karakterli Şerif Hüseyin’e kendi Halifesini arkadan vurmasının ödülü olarak kısmi otonomiye sahip İngiltere’ye bağlı Arabistan Krallığı verilmiştir. Oğlu Abdullah İngilizlerin söz verdiği gibi Suriye Krallığına kısa bir süre oturmuş ancak İngilizlerce aynı ülke Fransızlara da vaat edildiği için Fransızlar Abdullah’ı Suriye’den kovmuşlar ve kendi yönetimleri altında bir yönetim oluşturmuşlardır. Bunun üzerine İngilizler Faysal’ ı Irak Krallığına getirmişler ancak Musul petrollerini kendi kontrollerine almışlar. Abdullah’a da Arabistan ve Irak topraklarından toprak parçaları alınarak suni olarak oluşturulan Jordan ( Ürdün ) Krallığını vermişlerdir. Şerif Hüseyin’in ailesi hiçbir zaman rahat yüzü görmemiştir. Kral Abdullah’ın Fransızlar tarafından Suriye’den kovulmasından sonra 1922’de Hicaz Emiri Suud çöldeki vahalardan askerleri ile gelerek Mekke’ye girmiş ve Şerif Hüseyin’i Arabistan Krallığından atarak kendi hanedanını kurmuş ve Suudi Arabistan Kralı olmuştur. Şerif Hüseyin Arabistan’dan sürgüne gönderilmiş ve sürgünde ölmüştür. Oğlu Irak Kralı Faysal ise 1958’de Irak’ta meydana gelen darbeyle devrilmiş ve öldürülmüştür. Diğer oğlu Ürdün Kralı Abdullah ise delirmiş ve ömrünü İstanbul’da bir akıl hastanesinde tamamlamıştır. Bu aile Arabistan, Suriye ve Irak’ı kaybetmiş bugün sadece Orta-Doğu’nun en küçük ve fakir devleti olan Ürdün’de hüküm sürmektedir. İngiltere 2. Dünya Savaşından sonra sadece Orta-Doğu bölgesinde değil bütün Dünya üzerindeki hakimiyetini yeni süper güç ABD’ye gönüllü olarak devretmiştir. Diğer hegemon güç komünist SSCB’nin ilerlemesini durdurmak için ABD nin üstünlüğünü kabul edip onun liderliği altında Batı ittifakı oluşturulmasına öncülük etmiştir. 2. Dünya Savaşında Alman işgaline uğrayan Fransa, Suriye ve Lübnan’ a 1943’de bağımsızlıklarını vermek zorunda kalmış, İngiltere ise savaştan sonra Irak’ ın 1946’da, Filistin’in 1948’de Kuveyt ve BAE’nin ise 1967’ de tam bağımsızlığını tanımış ve egemenliğini yerel yöneticilere devretmiştir. Ancak İngiltere bu Arap ülkelerine bağımsızlıklarını verirken özellikle Arabistan, Irak, Kuveyt, Katar ve BAE’nin petrol kaynaklarını kendi petrol şirketleri olan BP ve Shell denetimine bıraktırmıştır. 1920’lerde bağımız olan Suudi Arabistan Kralı ile 1932’de bağımsız olan Mısır Kralı Faruk’a da aynı doğrultuda anlaşmaları dikte ettirmiş, ayrıca Süveyş Kanalı’ nın işletmesini de Mısır’a bırakmayarak İngiliz İmparatorluğu bünyesinde tutmuştur. Böylece Akdeniz’ in en batısındaki Atlantik Okyanusuna açılış kapısı olan İspanya’nın güneyindeki Cebeli-Tarık Boğazına hakim olduktan sonra Akdeniz’ in en doğusundaki Hint Okyanusuna açılış kapısı olan Süveyş Kanalını da denetimi altına almıştır.
İngiltere’nin Türkiye AB İlişkilerindeki Rolü: İngiltere AB’ nin kuruluşunun fikir babası olmasına rağmen Avrupa entegrasyonuna dahil olmak istememiştir. İngiltere eski Başbakanı Winston Churchill 1945’te savaştan birkaç ay sonra Zürih Üniversitesinde yapmış olduğu konuşmasında Avrupa’nın bir daha böyle felaketlere uğramaması için birleşmesi gerektiğini ancak bu entegrasyonun Fransa-Almanya çekirdeğinde oluşmasını ve İngiltere’nin bu birliğin dışında kalmasını ifade etmiştir. Nitekim 1958’de AET 6 Avrupa ülkesi ile kurulduğunda ona rakip olarak 7 Avrupa ülkesi ile EFTA’ yı kurmuştur. İngiltere AB’ye kerhen girmek zorunda kalmıştır. Bu arada Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle İngiltere’nin AB üyeliğini ABD’nin Truva Atı olduğu gerekçesiyle 2 kez veto etmiştir. Halen de İngiltere AB içinde ABD ile stratejik ve ekonomik ilişkilerin derinleştirilmesini savunan Atlantikçi kanadın liderliğini sürdürmektedir. AB’nin derinleşmesi değil genişlemesi taraftarıdır. AB’nin Ekonomik ve Parasal Birliği’nin dışında kalmış, Euro alanına dahil olmamış kendi ulusal para birimi Pound’u kullanmaya devam etmiştir. Ayrıca AB ülkeleri arasında serbest dolaşımı, vize ve göç politikalarını belirleyen Şengen Anlaşmasına da taraf olmamıştır. Ekonomik-siyasi-ticari ve kültürel ilişkileri AB ülkeleri ile değil eski kolonileri olan Commonwealth ülkeleriyledir. Askeri işbirliği konusunda ise AB’nin kendi savunma örgütü olan 1948’de kurulmuş olan ve Maastricht Antlaşmasından sonra AB’nin içine dahil olarak AGSK ( Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği ) ni oluşturan BAB ( Batı Avrupa Birliği ) yerine ABD’nin liderliğini yaptığı Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı NATO’ nun Avrupa savunmasını üstlenmesini desteklemektedir. Bu kapsamda İngiltere gerek AB’nin ortak politikalarla derinleşmesi yerine genişlemesi taraftarı olduğu için gerekse Türkiye’nin NATO içinde çok önemli bir rolü bulunduğu için, ayrıca Orta-Doğu ve Orta-Asya enerji kaynaklarının Avrupa’ya geçiş yolu üzerinde bulunduğu için Türkiye’nin AB’ye üyeliğini uzun zamandır samimiyetle ve ısrarla güçlü bir şekilde desteklemektedir.
İngiltere’nin Türkiye’nin Kıbrıs Politikasındaki Rolü: İngiltere 1878’de adayı kendi imparatorluğunun geçiş yolu üzerindeki en stratejik yer olarak Osmanlı’dan aldıktan sonra. Türkiye bu de facto durumu 1923 Lozan Antlaşmasıyla hukuken kabul etmiş ve adanın İngiliz toprağı olduğuna onay vermiştir. 2. Dünya Savaşından sonra Fransa ve İngiltere bütün sömürgelerinden çekilmeye başlamak zorunda kalmışlardır. 1955 yılında Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması için ( ENOSİS ) Rumlar tarafından EOKA-B terör örgütü kurulmuştur. Bu yer altı terör örgütü adadaki İngiliz yönetimi ve askerlerine karşı kanlı tedhiş hareketlerine başlamış, bir yandan da Yunanistan uluslararası konjonktürün yardımıyla sömürgelerin uluslaşması döneminde Kıbrıs’ın da İngiliz sömürge idaresinden kurtulması ve adanın güya gerçek sahibi Yunanistan’a verilmesi propagandasını BM ve Bağlantısızlar ( 77’ler Grubu) Bloğu bünyesinde yürütmeye başlamıştır. Artan terör olayları ve Yunan propagandasına karşı yalnız kalmak istemeyen İngiltere yanına Türkiye’yi almak istemiş ve adanın asıl sahibinin Türkler olduğu İngiltere adadan çekilecekse Kıbrıs’ın yönetiminin eski sahibi Türkiye’ye verilmesi veya bu mümkün olamıyorsa adaya bağımsızlık verilmesi fikrini savunmuştur. İngiltere’nin kendine destek olması için Türkiye’yi Kıbrıs sorunun içine çektiği 1955’ten beri Kıbrıs Türk Dış Politikasının en önemli konularından biri haline gelmiştir. Uzun görüşmelerden sonra 1960’ da Kıbrıs, ada üzerinde tarihi hak ve menfaatleri olan İngiltere-Türkiye ve Yunanistan lehine egemenliği kısıtlanmış olarak bağımsızlığına kavuşmuştur. İngiltere’ye adanın % 3’üne tekabül eden Agratur ve Dikelya üstlerinde 2500 asker, Yunanistan’ a 900 kişilik, Türkiye’ye 600 kişilik bir alayını Kıbrıs’ta bulundurma hakkı tanınmıştır. Ayrıca Türklerin veto yetkisine haiz bir Cumhurbaşkanı Muavini olacak ve Kıbrıs Cumhuriyeti Türkiye ve Yunanistan’ın müştereken üye olmadığı AB, NATO, OECD gibi hiçbir uluslararası örgüte üye olamayacaktı. Rumların 1960 Londra ve Zürih Anlaşmalarına aykırı olarak 1974’ te askeri darbe ile yasal Makarius yönetimini devirmeleri üzerine Türkiye uluslararası anlaşmaların kendisine tanıdığı hakları kullanarak adaya müdahale etmiş ve önce KTFD daha sonra da KKTC kurulmuştur. Soğuk savaş döneminde adanın bölünmüş olması gerek ABD gerekse İngiltere’nin çok işine gelmiş, BM Türk askerlerinin adadan çekilmesi yönünde karar almış olmasına karşı ABD ve İngiltere gizlice el altından Türk askerinin adada durmasını desteklemiş ve Rumlar üzerinde büyük etki ve nüfuzu bulunan Rusya’nın Doğu Akdeniz’de ve Orta-Doğu’da Kıbrıs üzerinden etkili olmasının önüne geçmişlerdir. Bugün de söylemleri başka olmasına rağmen İngiltere ve ABD adanın bölünmüş olmasından ve sürekli olarak Kıbrıs konusunda müdahil olabilmelerinden memnun durumdadırlar. Ayrıca Kıbrıs sorunu devam ettiği sürece Adada bulunan 2 İngiliz üssü ve 2500 İngiliz askerinin varlığı devam edecektir. Adanın tekrar birleşmesi durumunda ise İngiltere adadaki üstlerini kapatmak ve askerlerini geri çekmek zorunda kalacak böylece Dünya petrol kaynaklarının % 65’ini barındıran Orta-Doğu’ya hemen 70 mil açığında bulunan sabit uçak gemisi konumundaki Kıbrıs’tan müdahale edebilmek imkanından mahrum olacaktır. Bu nedenle Kıbrıs konusunda İngiltere ile Türkiye’nin menfaati paraleldir.
İngiltere’ nin Türkiye’nin Enerji Politikasındaki Rolü: Bugün AB’nin en önemli sorunlarının başında “Enerji Güvenliği” konusu gelmektedir. Dünyanın en büyük ekonomik bloğu olan AB sanayi üretiminde kullandığı enerjinin çok büyük bir kısmını dışarıdan tedarik etmek zorundadır. Önceleri % 90 oranında Orta-Doğu petrolüne bağlı olan AB endüstürisi 1973 Arap-İsrail Savaşından sonra petrol ambargosu ve 1974’teki 1. ve 1979’daki 2. Petrol Krizlerinden sonra petrol fiyatlarının 20 katına fırlaması ve ham petrol tedariğinin kesintiye uğraması üzerine AB; 1980’nin başında ABD’nin şiddetli itirazına rağmen Arap petrolüne alternatif enerji kaynağı olarak Rus doğalgazına yönelmiştir. 1990’ın başında Doğu Bloğu ve SSCB’nin dağılmasıyla zengin petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahip Orta Asya Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarına kavuşmuş ve hammadde kaynaklarını doğrudan Dünya piyasalarına sürmeye başlamışlardır. 2000’li yılların ortaların itibaren Doğal Gaz ve petrol fiyatları muazzam derecede artmış, ayrıca Rus doğalgazının Avrupa’ya geçiş ülkeleri olan Ukrayna ve Belarus’ la Rusya arasında ihtilaflar baş göstermiştir. Bu nedenle Rus doğalgazının AB ülkelerine gidişi sürekli kesintiye uğramış ve Orta Avrupa ülkelerinde soğuktan yüzlerce kişinin donarak ölmesine neden olmuştur. Kesintili olarak tedarik edilen Rus doğalgazı da çok pahalanmış ve AB ülkeleri için üretimde ve günlük tüketimde kullanımlarında çok büyük çapta bir maliyet artışı olmuş ve AB ülkelerinin bütçeleri açık vermeye başlamıştır. Bu dönemde ABD ve İngiltere Azerbaycan petrolünün Türkiye üzerinden boru hatlarıyla Akdeniz’e getirilmesi buradan da tankerlerle Avrupa’ya sevk edilmesi projesini yürürlüğe koymuşlar ve uzun proje çalışmaları ve büyük yatırımlar sonucu BTC ( Bakü-Tiflis-Ceyhan ) petrol boru hattı en büyük hissedarları İngiliz Petrol devleri BP ve Shell şirketleri olmak üzere 2006 yılında faaliyete geçmiştir. Orta Asya petrolünün Türkiye üzerinden Avrupa’ya nakli İngiliz firmalarının patronajında garantiye alındıktan sonra, bu kez Azerbaycan-Türkmenistan-Kazakistan ve ABD izin verirse İran doğalgazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlanacağı NABUCO Projesi geliştirilmiş ve gene en büyük hissedarı İngiliz ve Avusturya şirketleri olan Viyana merkezli NABUCO şirketi kurulmuş ve Kafkas ve Orta Asya ülkelerinin doğalgazını Türkiye üzerinden Avrupa ülkelerine taşıyacak doğal gaz boru hattının inşasına başlanmıştır. Bu projenin de açıktan ve samimi olarak en büyük destekçileri İngiltere ve ABD’dir. İngiltere ve Türkiye’nin enerji politikalarındaki menfaatleri de paraleldir.
Bütün bu gelişmeler kapsamında İngiltere’nin yeni Başbakanı Cameron’ un ilk resmi yurtdışı ziyaretlerinden birini Türkiye’ye yapması ve 2 ülke arasındaki mevcut “Stratejik İşbirliği Anlaşması”nın yenilenmesi uluslararası ilişkiler uzmanlarınca; artık bölgesel bir lider olan Türkiye’nin bölgesinde oynadığı rolün İngiliz ve Amerikan global ekonomik - siyasal ve stratejik çıkarları ve politikalarıyla bağdaştığı ve yakın gelecekte Kafkaslar, Orta Asya, Karadeniz çevresi ve Orta-Doğu’daki diğer bölgesel konuların ele alınması ve sorunların çözümünde de Türkiye’ ye 1. Derecede sorumluluk verilebileceğinin bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir. Zaten bu durumun somut örneği olarak son zamanlarda 100 sene önce bütün bölgenin tek hakimi olan Osmanlı Devleti’nin yerini Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ nin alabileceği konusu uluslararası medyada sıklıkla gündeme getirilmeye başlanmıştır.

Yrd. Doç. Dr. Uğur ÖZGÖKER
TÜRK – KIBRIS TİCARET ODASI Yönetim Kurulu Başkanı,
KADİR HAS ÜNİVERSİTESİ SBE Uluslararası İlişkiler ve Küreselleşme Yüksek Lisans Programı Başkanı ve AB Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü.

ABHaber, 03.08.2010

Bu içerik 315 kere okunmuştur
 

Üye Alanı



Anketler

Türkiye Avrupa Birliği'ne Tam Üye olur mu ?

 

 

 


  Neticeler

E-Mail Bülteni