1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>


2010 Türkiye AB İlişkileri Açısından Dönüm Yılı Olacak

PDF Yazdır E-posta

Prof. Dr. S. Rıdvan Karluk
Anadolu Üniversitesi

Türkiye - AB ilişkileri açısından 2010; 1959, 1987 ve 2005 gibi çok önemli, fakat kritik bir yıl olacaktır. Türkiye’de hükümetin bazı üyelerinin iyimser tablo çizmelerine rağmen 2010’da AB ile ilişkilerde gerginlik artmaz ise, büyük bir başarı sağlanmış olur. Dışişleri Bakanı Davutoğlu ve Başmüzakereci Bağış’ın iyimser görüşlerine rağmen 2010, 2009’dan daha iyi olmayacaktır. Başbakan Erdoğan, İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu ile 21 Ocak 2010 tarihinde gerçekleştirdiği ortak basın toplantısında "Biz AB'yi Hıristiyan klubü olarak değil siyasi klüp olarak görüyoruz. 50 yıldır AB kapısında bekletilen başka bir ülke olmamıştır" diyerek bu duruma dikkati çekmiştir.

AB genişleme süreci içinde hiçbir aday ülke yarım yüzyıl AB kapısında bekletilmemiştir. Türkiye’nin, o zamanki ismiyle Avrupa Ekonomik Topluluğu’na “ortak üyelik” için başvuruda bulunmasının üzerinden 51 yıl, 1987 yılındaki “üyelik” başvurusu üzerinden de 22 yıl geçmiştir. Türkiye, Turgut Özal’ın ifadesiyle bu ince uzun yolda, günün birinde AB üyesi olma ümidiyle AB’nin tüm çifte standartlarını görmezden gelerek yükümlülüklerini yerine getirmeye çaba harcamıştır.

Açılamayan müzakere başlıkları ve Ek Protokol’ün uygulanmaması, Orams davasıyla ilgili olarak İngiltere mahkemesinin Ocak ayında verdiği karar (Kıbrıs’ta bundan sonra Rum mahkemelerinin KKTC ile ilgili kararlarının da Avrupa Birliği tarafından tanınmasının Rumların egemenliğinin ilk kez hukuki olarak kuzeye de yayılması), AP Dış İlişkiler Komitesi’nde 11 çekimsere karşı 60 oyla kabul edilen ve Hollandalı Hıristiyan Demokrat Ria Oomen-Ruijten tarafından kaleme alınan Türkiye Raporu Karar Taslağı’nda yer alan Türkiye’den adadaki askerlerini bir an önce çekmeye ve barış görüşmelerinin bitmesini beklemeden Maraş bölgesini Rumlara açmaya davet eden kararı, (rapor bu şekliyle AP Genel Kurulu’nda da kabul edilirse) Türkiye -AB ilişkilerini kopma noktasına getirecektir.

İş dünyasında Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki Gümrük Birliği'nin değişmesini isteyenlerin sesi bu yıl yükselecektir. Ek Protokol’ün uygulanmasına ilişkin kararın 2010 yılına ertelenmiş olması, bu yılın önemini arttıracaktır. Türkiye’nin ve KKTC’nin çözüm isteği AB tarafından yakından bilindiği için, Ek Protokol’ün uygulanmasına ilişkin karar 2010 yılına ertelenmiş ve bu yönde Türkiye aleyhine bir karar AB Konseyi’nden şimdilik çıkmamıştır. AB Konseyi’nin KKTC’ye uygulanan izolasyonların kaldırılmasına yönelik 26 Nisan 2004’te aldığı karar bütünüyle hayata geçirilmemişken Ek Protokol konusunda Türkiye’den talepte bulunulması, uluslararası hukuka tamamen aykırıdır.

3 Ekim 2005 tarihinde Müzakere Çerçeve Belgesi kabul edilmiş, böylece AB ile müzakere sürecinin önü açılmıştır. Ama, bu defa Türkiye’nin karşısına yeni engeller çıkarılmıştır. Türkiye ile AET arasında 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara’da imzalanmış Ankara Anlaşması’nın (Ortaklık Anlaşması) Türkiye’nin tanımadığı Güney Kıbrıs Rum Yönetimine de uygulanması kapsamında GKRY gemi ve uçaklarına Türkiye’nin limanlarının açması gerektiği, AB tarafından Türkiye’ye bildirilmiştir.

Ankara Anlaşması, ortak pazar (common market) değil, gümrük birliği (customs union) kapsamında olduğundan, Türkiye bu çağrıya uymamıştır. Türkiye, GKRY gemilerine limanların açılmasının GATT/WTO kuralları gereği hizmetlerin serbest dolaşımını gerektirdiğini, oysa AB Türkiye ilişkilerinin gümrük birliği kapsamında olması sebebiyle AB’ye tam üye olmadan hizmetlerin serbest dolaşımının mümkün olmağını, AB ülkelerinin Türk nakliye araçlarına bu kapsamda kota uyguladığını, Türk vatandaşlarından vize istediğini, AB Adalet Divanı’nın kararlarına rağmen Türk vatandaşlarının serbest dolaşımı konusunda iyileşme yapmadığını öne sürmüş ve uluslararası hukukta geçerli olan ahde vefanın (pacta sund servanda) kuralını yok saymıştır. Ahde vefa, devletlerin imzaladıkları anlaşmaların kurallarını kendi iradeleri ile kabul etmiş olmaları gerçeğine dayanmaktadır.

Müzakerelerin başladığı 2005 yılından bugüne kadar geçen 4 yılda 35 başlıktan 12’si açılmış, bir başlık geçici olarak kapanmıştır. Son açılan çevre başlığı, açılması kolay ancak kapatılması zor bir başlıktır. Çünkü, AB’nin çevreyle ilgili müktesebatı çok kapsamlıdır. Türkiye’nin çevre standartlarını Avrupa Birliği düzeyine yükseltmesinin maliyeti, Çevre Bakanı Veysel Eroğlu’na göre 58 milyar Euro olacaktır. Bunun üçte ikisini (yaklaşık 35 milyar Euro) kamu kurumları karşılayacak, kalanını da özel sektör, AB standartlarına uyum için harcayacaktır.

Kıbrıs sorunu ve Fransa'nın tam üyelik hedefine itiraz etmesi sebebiyle düşük tempoda ilerleyen müzakerelerin yakın bir zamanda sonuçlanacağına inanmamaktayım. Kıbrıs sorunu yüzünden 8 başlıkta müzakereler askıya alınırken, tek yanlı olarak Fransa'nın 5 başlığı ve son olarak Rumların (GKRY) 6 başlığı tıkaması ve geriye açılabilecek 4 başlık kalması, durumun vahametini ortaya koymaktadır. Bu başlıkların açılması için de zorlu "açılış kriterleri" vardır.

GKRY, AB’yi esir aldığı ve AB bu esarete göz yumduğu sürece, Türkiye’nin AB üyesi olması bir hayaldir. Rum Dışişleri Bakanı Markos Kiprianu, “Güney Kıbrıs’ın; Türkiye’nin altı müzakere başlığının dondurulmasının son hareket olmayacağını, geriye kalan başlıkların dondurulmasında da bunu istedikleri zaman yapma imkânına sahip oldukların, bunu istedikleri zaman, geriye kalan diğer başlıklarda, gerekli olduğunu düşünmeleri durumunda, yapma konusunda hareket etme olanağına sahip olduklarını” söyleyerek, Türkiye’nin önünü her zaman kesebilecekleri tehdidinde bulunmuştur. Kiprianu, “Türkiye AB’ye yönelik sürecinde ilerleme olmasını istiyorsa, bunun, önüne konan önkoşulları yerine getirmesine bağlı olduğunu” savunmuştur.

Başmüzakereci Egemen Bağış’ın İspanya’daki temasları çerçevesinde Eğitim, Kültür ve Enerji başlıklarının açılmasına yönelik çabaların yoğunlaşması konusunda anlaşmaya varıldığıyla ilgili haberleri yorumlamaya çağrılan Kiprianu, Aralık 2009’da Türkiye’nin üyelik sürecinin değerlendirilmesi çerçevesinde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, Eğitim, Kültür ve Enerji başlıklarının da dahil olduğu 6 üyelik başlığına ilişkin resmi açıklamasını yaptığını açıklamıştır. (ABHaber, 18.01.2010) Kıbrıs Cumhuriyeti’ne karşı AB’nin 2005 yılındaki açıklamasında belirtilen yükümlüklerini yerine getirmezse, Rum tarafının söz konusu başlıklarda ilerleme olmasına rızası olmadığını söyleyen Kiprianu, yükümlülükler yerine getirilmeden bu başlıkların açılamayacağını, “Türkiye üyelik sürecinde ilerleme olmasını istiyorsa, bunun, Türkiye’nin bu önkoşulları yerine getirmesine bağlı olduğunu” öne sürmüştür.

Türkiye'nin katılım müzakerelerinin Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun ifadesiyle 2023 yılına kadar tamamlanıp, Türkiye Cumhuriyeti’nin 100 ncü kuruluş yılında AB üyesi olması mümkün değildir. Çünkü, Türkiye ile aynı yıl müzakerelere başlayan Hırvatistan, 17 müzakere başlığını başarıyla kapatırken, gelecek yıl 35 başlığın tamamında müzakereleri sonuçlandırmayı ve 2011 yılında AB'nin 28 nci üyesi olmayı hedeflemektedir. Peki, aynı tarihte müzakerelere başlayan Türkiye ile bu tarihte bir veya iki başlık daha açılsa, toplam 14 başlık açılmış olacaktır. Bu hızla Türkiye 2023 yılında AB üyesi olamaz.

Dönem Başkanlığı’nı 1 Ocak’ta İsveç’ten devralan İspanya da kendi döneminde başlık açmak istediğini duyurmuştur. Ancak başlık açılıp açılamayacağı Ankara’ya bağlıdır. Çünkü, açılabilecek başlıklarla ilgili yapılması gereken yasa değişiklikleri söz konusudur. 8 Ocak 2010 tarihinde Madrid’de düzenlenen basın toplantısında Dışişleri Bakanı Miguel Angel Moratinos, Türkiye ile de sürecin hızlanması için ellerinden geleni yapacaklarını söylemiştir. Moratinos toplantıda, Kıbrıs konusunda kısıtlı da olsa bir ilerleme kaydederek bu süreci daha işler bir hale getirmeyi umduklarını özellikle vurgulamıştır.

Temmuz 2010’a kadar Gıda Güvenliği, Kamu Alımları ve Rekabet başlıkları açılsa bile, Kıbrıs sorunu, Fransa’nın engellemeleri ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 8 Aralık 2009’da yaptığı tek taraflı engelleme beyanı sebebiyle geriye açılacak başlık kalkamamaktadır. Bu durumda Türkiye için müzakere süreci uzunca bir süre dondurulmuş olacaktır. Bu gerçekler ortada iken, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun daha önce belirlenen hedef olan 2014’ü unutarak AB üyeliği için 2023 yılını hedef vermesinin bir anlamı yoktur.

Avusturya Dışişleri Bakanı Spindelegger, Avusturya gazetesi Wiener Zeitung'a verdiği mülakatta (ABHaber, 04.01.2010) Türkiye'yi AB'nin müstakbel bir üyesi olarak görmüyoruz diyerek, Türkiye'nin Avrupa ile bağlantısı olmadığını iddia etmiştir. Spindelegger, “Avusturya her zaman net bir bakış açısını savundu. Biz uygun bir ortaklık istiyoruz, ama Türkiye'yi AB'nin müstakbel bir üyesi olarak görmüyoruz. Buna rağmen, ucu açık olan müzakere başlıkları açıldı” demiştir. Bakan ayrıca Türkiye'ye AB tarafından farklı muamele yapılmadığını da öne sürmüştür.

17 Ocak 2010 tarihinde, “Avrupa'nın sınırlarının Pirene dağları olduğunu iddia edenler, Berlin'de yıkılan duvarı Meriç'te yeniden inşa etme çabası içine girseler de başaramayacakları İspanyol örneğinden görülmelidir” diyerek Spindelegger’e cevap veren Başmüzakereci Bağış, Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkanların olduğunu ancak onların başarılı olamayacağına dikkati çekmiştir: “Bir zamanlar İspanya'nın AB üyeliğine karşı çıkanların, bugün Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkanlar olduğunu görmek çok şaşırtıcı değil. Avrupa'nın sınırlarının Pirene dağları olduğunu iddia edenler, Berlin'de yıkılan duvarı Meriç'te yeniden inşa etme çabası içine girseler de başaramayacakları İspanyol örneğinden görülmelidir diye düşünüyorum.”

Yeni dönemde Avrupa Komisyonu’nda görev yapacak Çek Stefan Füle 12 Ocak 2010 tarihinde Avrupa Parlementosu Dış İlişkiler Komitesi’nde Kopenhag siyasi kriterlerine uyulması ve tüm adayların eşit şartlar çerçevesinde değerlendirilmesi gerekliliğini dile getirmiş, AB’nin sınırları ile ilgili bir soruya AB’yi kuran Anlaşma’nın 49. maddesine atıfta bulunmuştur. Türkiye’ye ilişkin olarak katılım müzakerelerinin sürdürülmesi gerektiğini vurgulayan Füle, Türkiye’nin üyelik hedefinin açık ve net olduğunu, Türkiye’ye verilen taahhütlere sadık kalınması gerektiğini açıklamıştır. Nicolas Sarkozy ve Angela Merkel tarafından ortaya atılan imtiyazlı ortaklık fikrinin masada olmadığını söyleyen Füle, Türkiye’nin de Gümrük Birliği Ek Protokol’ünü eksiksiz ve tam uygulaması gerektiğini belirtirken, aslında bilmeyerek Türkiye’nin AB üyesi olmasını istemeyenlere prim vermiştir. Çünkü Ek Protokol’ün Türkiye AB üyesi olmadan uygulanması mümkün değildir.

Türkiye’de kamuoyu eskisi kadar olmasa da AB üyeliğine destek vermeye devam etmektedir ama destek giderek azalmaktadır. Hükümetin bu eğilime dikkat etmesi gerekir. Bu sebeple 2010, Türkiye AB ilişkilerinde bir kırılma yılı olabilir. Çünkü bu yıl AB Konseyi Türkiye’nin limanlarını GKRY gemilerine açmadığını kontrol edecek, Ek Protokol’ün uygulanıp uygulanmadığına karar verecektir. Bu konuda bir gelişme olmayacağına, Kıbrıs’ta bu yıl bir çözüme ulaşmak zor olduğuna, son Orams kararından sonra GKRY Kıbrıs’ın tamamında kendi hükümranlığını geçirme iddiasından vazgeçmeyeceğine ve GKRY dondurmuş olduğu başlıkların açılmasına izin vermeyeceğine göre, 2010’da Türkiye -AB ilişkilerinde olumlu bir gelişme olmasını beklemek, gerçekçi bir yaklaşım değildir.

www.abhaber.com, 29.01.2010

Bu içerik 2940 kere okunmuştur
 

Üye Alanı



Anketler

Türkiye Avrupa Birliği'ne Tam Üye olur mu ?

 

 

 


  Neticeler

E-Mail Bülteni